POLİTİKA

​BÜROKRASİNİN ÇÖKÜŞÜ VE LÜMPENLEŞEN ELİTLER

Kendini tekrar eden içerik AKP analizlerinde giderek daha ağırlıklı bir hale geliyor. Şüphesiz ki her bir yazar veya yorumcu eldeki malzemeyi anlamlandırma noktasında bir takım özgünlükleri vurgulamakta. Tek adamlılık, otoriter modernleşme, çoğunlukçu demokrasi algısı ve İslami otoriterlik başta olmak üzere sıklıkla dile getirilen bu özgün unsurlar daha şimdiden bir ikinci tek parti literatürü oluşturmuş durumda. Ancak yeterince vurgulanmayan hususlar da var. Kanımca bunlardan bir tanesi bürokrasinin giderek sistemik olmaktan çıkarak amorflaşan, hatta pre-modern bir hala bürünen ironik durumu. Diğeri ise liberal demokrasinin kurumsallaşmasına birincil düzeyde etki eden elitler. Bu ülkedeki demokrasi yoksunluğu sorununu sadece bir parti veya bir liderin konjonktürel tercihlerine indirgemek bizi yüzeysel bir yorumlama düzeyine mahkum ediyor. İktidar partisinin ideolojik tercihleri kadar çalıştığı kadroların niteliği ve sayısına da bakmamız gerekmekte. 15 Temmuz darbe girişimi dahil olmak üzere Türkiye yakın tarihindeki sayısızca olayı belirleyen temel politik sorun halktan ciddi ölçüde destek gören, bu halk desteği sayesinde hegemonik bir parti haline gelen ve önüne Yeni Türkiye adıyla kapsamlı bir yeniden modernleşme programı koyan bir partinin, AKP’nin kendi elitlerini yetiştirmede yaşadığı yapısal sıkıntı.

Elit kuramcıların sıklıkla dile getirdiği üzere aslında demokrasi halkın kendi kendisini yönetimi değil, sadece kendisini yöneteceği elit grubu seçmesidir. Ünlü sosyolog Weber’in de vurguladığı gibi modernleşmenin temel olgularından biri bürokrasi. Bir ülke demokratikleşirken aynı zamanda bürokratikleşiyor bu nedenle. Türkiye ise modern dünyanın ve liberal demokrasinin bu temel mottosuna uyum sağlayamıyor bir türlü. Liberal demokrasi aslında bir sınırlı demokrasi. Sınır hukuk tarafından korunuyor. Hukuku işler kılan ise elitler arası rekabet ve bürokratik rasyonelliğin varlığı. 

Bu bilgiler ışığında Eski Türkiye’den Yeni Türkiye’ye geçiş yıllarını, yani yakın dönem Türk siyasi hayatını yorumladığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: AKP vesayetçi bir yapı olarak gördüğü Kemalist rejimi tasfiye etmek için sayısızca karar aldı ve ittifak ilişkisine girdi. Bahsi geçen ittifak ilişkilerinden ilki dış siyasetle ilgiliydi. AB üyeliği noktasında reform yapmak ve ABD’nin ılımlı İslam projesine destek vermek şeklinde özetlenebilecek tavır Batılı dünya görüşünü içselleştirmiş devlet elitlerini, iş dünyasını ve liberal sol entelektüel camiayı Kemalizm karşısında mobilize etti. Yeni devletin inşası noktasındaki bürokrat ihtiyacı ise en hazır muhafazakar grup olan Cemaat’ten sağlandı. Yargıda, mülkiyede, poliste ve 15 Temmuz darbe girişiminin açıkça ortaya koyduğu üzere orduda giderek artan oranda bir cemaatçi bürokrat yoğunlaşması oldu. 2010 referandumu sonrası süreç altın neslin altın yılları olarak görülebilir. Bu yıllarda devlet, parti (AKP) ile bürokrasinin (cemaat) uyumlu bir toplamına dönüşmüş durumdaydı. Önce sivil bürokrasi ve polis, ardından yargı ve son olarak da Ergenekon-Balyoz gibi davaların yarattığı büyük tasfiye dalgasıyla ordu cemaatin ağırlıklı bir şekilde konumlandığı bir yeni düzene doğru evirildi.

Yeni Türkiye kurulurken bürokraside yaşanan bu dönüşüm, yani basitçe Kemalist kadroların cemaatçi kadrolarla yer değişiminin bürokrasi ve demokrasinin seyri bakımından bazı sakıncalı sonuçları beraberinde getirdiği açıktır. Bir kere cemaatin kadroları Kemalistlerden boşalan yerleri dolduracak liyakate çoğunlukla sahip değildi. Bu nedenle pek çok sınavda sorular çalındı. İnsanlar bir anda ülkenin en kritik kurumlarında yargıç, komutan, vali ve müdür oldular. Diğer bir sakınca gelen cemaat kadrolarının devlet içerisinde devlete paralel bir devlet hiyerarşisi yaratmış olmasıydı. Bürokratik vesayeti tasfiye etmek için yapılan şeyler yeni bir bürokratik vesayete yol açmış durumdaydı. AKP’nin kabaca 2013 sonlarından beri kendisi için tehdit olarak gördüğü bu yapı bir tür derin devlet gibi çalışıyordu. 17-25 Aralık’ta polis ve savcılar, 15 Temmuz’da ise askerler aracılığıyla denenen şey Kemalist derin devletin yerini alan cemaatçi derin devletin icraatlarını beğenmediği bir hükümeti iktidardan indirme teşebbüsleriydi. Her iki girişim de demokrasiye zarar verdi. 17-25 Aralığı takip eden süreçte devlet içerisindeki kavga açığa çıktı. İktidardaki parti, devleti tam olarak kontrol edemediğinden yer yer mevcut hukuk sisteminin sınırlarını da zorlayarak cemaatle mücadele etmeye çalıştı. 2013 ile 2016 arasındaki süreçte varlığına tanıklık ettiğimiz şey devlet içerisindeki parti-bürokrasi kavgasıdır. 2016 15 Temmuz’u itibariyle bu bahsi geçen kavga en kanlı, en şiddetli ve demokrasi için en tehditkar hale büründü. İhtimal ki tasfiye edileceklerini düşünen cemaatçi ordu mensupları sadece AKP’yi değil, demokratik hayatı tümüyle ortadan kaldırmak için hareket geçtiler.

Hikayenin bugüne gelip çattığı bu noktada “şimdi ne oluyor, tam olarak neyi yaşıyoruz” sorusu sorulmalı. AKP liderliğinin Türkiye Cumhuriyetini II. Cumhuriyet olarak yeniden kurma iddiasından vazgeçmediğini görüyoruz. Başkanlık sistemiyle ilgili tartışmanın ülkenin başına ne gelirse gelsin sürekli bir şekilde gündemde olması önemli ölçüde bu II. Cumhuriyetçi siyasal kararlılığın bir sonucu. Ama sorun şu ki, iktidar partisinin elinde başkanlığı bir yolunu bulup referandumdan geçirse dahi, devletteki dönüşümü tamamlayacak nitelikte yeterince kadrosu yok. İşte bu nedenle bürokrasi daha da lümpenleşiyor. Öğrencilerinden daha az kültürel sermayeye sahip müdürler tarafından yönetiliyor okullarımız. Sistem dökülmekte. Hemen her kurum için ortak şikayetler dile getiriliyor. Kurumların başındaki kişiler yetersiz. Bilgi seviyeleri ve iletişim kabiliyetleri devletin rasyonel bir şekilde çalışmasını sağlayamıyor. Ayrıca devletin ideolojik araçları yeterince ikna da üretememekte. OHAL’ın uzatılmasının temel nedeni kanımca bu tespitle yakından ilgili. Rasyonelliğin ve iletişimin son derece kısıtlı olduğu mevcut vasat içerisinde AKP’nin başladığı dönüşümü bitirmesinin tek yolu zor aygıtının bir süre daha yüksek kapasiteyle çalışmasını sağlamasından geçiyor.    


* Artvin Çoruh Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü.

Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Aynı üniversitede 2014 yılında siyaset bilimi doktorasını tamamlayan Öztürk’ün çalışmaları daha çok siyaset felsefesi, siyaset teorisi ve siyaset sosyolojisi gibi alanlarda somutlaşmıştır. Halen Artvin Çoruh Üniversitesinde Doçent olarak görev yapmaktadır.

0 comments on “​BÜROKRASİNİN ÇÖKÜŞÜ VE LÜMPENLEŞEN ELİTLER

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: