POLİTİKA

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ VE PARTİ İÇİ DEMOKRASİ

Bu çalışmada Türkiye’nin 16 Nisan 2017 referandumu ile geçtiği başkanlık sisteminin parti içi demokrasiyle olan ilişkisi sorgulanacak. Bilindiği üzere az bir farkla da olsa referandumdan evet oyları galip çıktı. Keza muhalefete göre Yüksek Seçim Kurulunun karar ve uygulamaları nedeniyle sonuçlar şaibeliydi. Ama ana muhalefet dahil olmak hiçbir muhalefet partisi anayasa değişikliğini gayrimeşru gördüğünü söylemedi. Hatta değişen anayasaya uygun bir şekilde siyaset yapılıyor. CHP dahil olmak üzere tüm partiler cumhurbaşkanlığı seçimine hazırlanıyor mesela.

Başkanlık sisteminin dünyada pek çok kötü uygulaması var. Özellikle Latin Amerika ve Orta Asya ülkelerinde başkanlık otoriter rejimlerin anayasal kılıfı olarak iş görüyor. Türkiye’deki siyasal kurumsal hafıza bu bölgelerden farklı. Ama son bir buçuk yıllık OHAL uygulamalarının içeriği de dikkate alınırsa başkanlığın otoriter reel politiği daha da güçlendirme ihtimali var. Tabii başkanlığın özgürlük ve refah getirdiği olumlu örnekler de söz konusu. Başkanlık sistemi pekala medeni dünyadaki yerimizi sağlamlaştıran bir sıçramayı mümkün kılabilir. Başta ABD olmak üzere başkanlığın pozitif sonuçlar doğurduğu örneklere baktığımızda sistemin düzgün işleyişle federalizm, bağımsız yargı ve demokratik parti düzeni arasında bağlantılar olduğunu görüyoruz. Türkiye adına başkanlık sisteminin olası sonuçları hakkında umutsuz olmamızın temel nedeni biraz da bu liste. Çünkü federalizm zaten yok. Yargı bağımsızlığı ve parti içi demokrasiyle ilgili eleştiriler ise ayyuka çıkmış durumda.

Federalizmin özgürlüğü korumakta işlevsel bir katkısının olduğuna dair tespit Tocqueville’nin Amerika’da Demokrasi adlı kitabından beri bir hayli popüler. Düşünüre göre liberal demokrasilerin temel çıkmazı çoğunluğun tiranlığı. Demokratik eşitlik çoğunluk adına ülkeyi yöneten kesimlerin azınlıkları ezmesine olanak sağlayabilir. Sivil toplumun zayıf olduğu ülkelerde bu tiranlık tehlikesi çok da güçlü. Tocqueville övgüyle bahsettiği Amerikan demokrasinin federalist yapısının yurttaş özgürlüğü için olumlu sonuçlar doğurduğu gerçeğinin altını çiziyor. Ortaya konulan kavramlaştırmaya göre federalizm bir tür yatay kuvvetler ayrılığı gibi sonuç doğurmakta ve hükümetlerin tiranlaşması ihtimali aynı ülke içindeki çok sayıda hükümet aracılığıyla, yani çoğulcu bir siyasal dizgenin yardımıyla önlenmektedir.

Özgürlüğü destekleyen federalist yapıların pratiğine baktığımızda ise genelde nüfusu ve yüzölçümü kalabalık ülkelerin federal yapılar şeklinde örgütlendiği görülür. Çünkü nüfus ve yüzölçümün büyüdüğü bir durumda yönetimin rasyonalitesini sağlamanın en makul yolu idareyi bölerek etkinleştirmektedir. Mesele Türkiye için tekrar tartışıldığında karşımıza bambaşka bir manzara çıkıyor. HDP dışındaki kitle partilerinin hemen tamamı siyasal bir yerinden yönetim anlamına gelen federalizme açıkça veya üstü örtük bir şekilde karşılar. Federal yapının ülkeyi böleceği düşünülüyor. Osmanlı’nın parçalanma sürecinde etnik isyanların oynadığı rol ve günümüz Ortadoğu’sunda gerek PKK gerekse Barzani ekibinin Kürt siyasal muhalefetini devlet kurma amacına doğru yönlendirmesi federal yapıya karşı çıkan kesimlerin tutumlarında çok da haksız olmadıkları göstermekte. Gelinen nokta itibariyle rahatlıkla diyebiliriz ki uygulandığı ülkelere bireysel özgürlük ve yönetimde etkinlik gibi yararlar sağlayan federalizm Türkiye’nin yakın geleceğinde hiçbir şekilde rol oynamayacak. Başkanlık sisteminin otoriterliğe kaymasını federal yönetim yoluyla önleyemeyiz.

Yargı bağımsızlığı bakımından da benzeri nitelikte karamsar bir tabloyla karşı karşıyayız. Yargının hükümetin siyasi amaç ve hedeflerine duyarlı bir şekilde hareket etmesi Türkiye’deki yargı düzeninin en temel özelliklerinden birini karakterize ediyor. Neredeyse bir devlet geleneğiyle karşı karşıyayız. Hukuk fakültelerinde yargıç ve savcı adaylarına adaleti değil de devleti korumanın öncelikli amaç olduğu bilgisi öğretiliyor. Mesleğe taşrada başlayan genç yargıçlar genç savcılarla birlikte aynı adliye içerisinde çalışılıyorlar. Pek çok dava adliyede veya sosyal ortamlarda savcı ve yargıçlar arasında önceden görüşülüyor. Mülki idare ile savcılık teşkilatı arasında polis nedeniyle oldukça güçlü bir bağ var. Ayrıca bir adli kolluk teşkilatı yok. Bu nedenle polis savcılar için adli kolluk görevini de yerine getiriyor. Bu durumun istenmeyen sonuçlara gebe olacağının en acı dolu kanıtları poliste ve yargıda örgütlenen cemaatin yaptıklarında somut bir içeriğe bürünmüş durumda. Cemaat gibi yasa dışı bir yapılanma olmasa dahi savcıların kanıt toplama noktasında polise bağımlı olmaları yargının bağımsızlığını yürütme lehine geriletiyor.

Ortada çok açık bir gerçek var. Yargı bağımsız değil çünkü hükümetler yargıyı kontrol etmek istiyorlar önermesi hakikatin sadece bir kısmına karşılık gelmekte. Devletin örgütlenme biçimi ile yargı mensuplarının yaptıkları iş ve devlet nosyonu hakkındaki fikirleri de en az hükümet etkisi kadar önemli. Yargıçların bile bağımsız yargıya inanmadıkları bir ortamda bağımsız yargı meselesi sistem sorunu olmaktan çıkarak kültür sorununa dönüşüyor.

Tüm bu tartışmalardan sonra geriye parti içi demokrasi meselesi kalıyor. Parti içinde demokrasiyi sağlamak ve tüm partileri daha demokratik bir yapıya doğru yönlendirmek ülkeye federalizm getirmek veya yargıyı bağımsız kılmaktan daha kolay. Ayrıca daha işlevsel. Partili cumhurbaşkanı modelinde partide demokrasi olursa cumhurbaşkanı makamı ve yürütme kuvveti de demokratikleşecektir. Zaten Türkiye’de başkanlığı sakıncalı kılan asıl husus başkanlıkla ilgili anayasa maddelerinden çok siyasi partilerin işleyiş biçimindeki anomilerdir. Partilerimiz daha demokratik olsa ve partilerde lider kültü makul sınırlara çekilse başkanlık demokrasi için ürkütücü sonuçlar doğurmayabilir.

Bu mesele bakımından özellikle iki partinin adı ayrıca anılmalıdır: AKP ve CHP. Bilindiği üzere AKP iktidarında Türkiye Cumhuriyeti en azından bir süredir parti-devlet gibi işlemektedir. İllerin AKP il ve ilçe başkanları o bölgenin en önemli kamu denetçisi konumuna yükselmiştir. Belediye ve valilik gibi çok bilinen devlet kurumlarıyla AKP teşkilatları arasındaki ilişki bir ast-üst ilişkisi gibi sonuç doğurmakta. Ayrıca cumhurbaşkanı Weber’in karizmatik meşruluk tezini somuta geçiren bir çerçevede bürokratik sistemi yapı bozuma uğratan bir siyaset tarzını benimsemiş durumdadır. Bir gecede TEOG kalkabilmekte, bir sözle 40 yıllık doçent alım süreci değişebilmektedir. Bu genel çerçeveye referansla AKP içerisinde parti içi demokrasiyi tartışmak aslında Türkiye siyasetinde demokrasinin sınırlarını tartışmak gibi bir anlama gelir. AKP demokratikleştiği müddetçe Türkiye demokratikleşecektir.

Diğer önemli parti ise CHP’dir. Hemen hemen her kurum ve kişinin kendi demokratik geçmişini yadsımak pahasına OHAL koşullarına uygun bir davranış tarzını benimsediği bir ülkede Halk Partisinin parti içi demokrasiyi yaşatmak için gösterdiği çaba olumludur. Ancak CHP’nin iktidarı ele etmede mevcut liderliği nedeniyle yaşadığı sorun ve Türkiye demokrasisinin bu partiden beklentisi dikkate alındığında bu iyi niyetli yönelimin yetersiz olduğu da görülür. CHP liderliği gerek seçmen gerekse üye tabanında meşruiyetini yitirmiştir. Seçmenlerin ve üyelerin desteğini yitirmiş bir yönetimin hala ayakta kalmasının tek nedeni delege seçiminin antidemokratik koşullarda yapılmasıdır. Seçmenlerin üyeleri, üyelerin delegeleri ve delegelerin de yönetimi belirlediği bir aşağıdan yukarı demokrasi yerine genel başkanın delegeleri belirlediği ve o delegelerin de genel başkanı seçtiği bir düzen CHP’de de hakim konumdadır. Bu koşullar altında Halk Partisinin Türkiye demokrasisine en büyük katkısı kendisini demokratikleştirmek olacaktır. Cumhurbaşkanı adayı belirleme hakkının üyelere bırakılması bahsi geçen bu oligarşiyi kırma ve demokrasiyi yeniden inşa etme zorunluluğun en önemli unsuruna karşılık gelir. Tam bu noktada ABD başkanlık seçimleriyle ilgili ufak bir hatırlatma yapılabilir. Bilindiği üzere ABD’de başkanlar genellikle iki büyük partiden -Cumhuriyetçi ve Demokrat- birinden seçilmektedir. Bu iki parti başkan adaylarını sayısız aday adayının katıldığı çok sayıda ön seçimin sonucunda belirlemektedir. Büyük partilerinin üyelerinin görüşünü alarak başkan adayını belirleme süreci ABD demokrasinin en büyük teminatlarından biridir. Çünkü bu süreç partilerin lider tarafından kontrolüne izin vermemekte ve aşağıdan yukarıya demokrasiyi sonuna kadar işleterek başkanlığı en başından itibaren demokratik bir kültür içerisinde şekillendirmektedir. Türkiye’nin de bu modele kayması gerekir. AKP ve CHP kendi başkan adaylarını üyelerine sorarak belirleme yoluna girerse olağanüstü pratiklerin egemen olduğu bu ahir zamanlarda Türkiye demokrasisine küllerinden yeniden doğacağı bir ikinci şansı vermiş olurlar. Ülkedeki mevcut durumu katlanılmaz bulan ana muhalefet içinse kendisini liderlik ve cumhurbaşkanlığı üzerinden demokratikleştirmek meselesi bir varlık-yokluk sorunu gibi durmaktadır.

Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Aynı üniversitede 2014 yılında siyaset bilimi doktorasını tamamlayan Öztürk’ün çalışmaları daha çok siyaset felsefesi, siyaset teorisi ve siyaset sosyolojisi gibi alanlarda somutlaşmıştır. Halen Artvin Çoruh Üniversitesinde Doçent olarak görev yapmaktadır.

0 comments on “CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ VE PARTİ İÇİ DEMOKRASİ

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: