POLİTİKA

DOÇENTLİK MUAMMASI: YÖK NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR?

Doçentlik meselesi üzerine kaleme alınmış bu yazının konusunun sadece meslekten akademisyenleri ilgilendirdiği düşünülebilir ilk bakışta. Ancak bu ilk izlenim önemli ölçüde yanıltıcı. Çünkü devletin kendi iç uyumunu, kurumsal hafızasını ve koyduğu kurallardaki rasyonelliği yitirmesi sonucu yurttaşın onu medeni yaşama bağlayan öngörülebilirlikten uzaklaştığı argümanını işliyorum bu yazıda. YÖK ve doçentlik meselesi sadece örnek bir olay. Biraz sonra okuyacağınız ayrıntıların benzerleri başka etkinlikler ve konularda da karşımıza çıkmakta. Türkiye giderek insanların yarınlarını göremediği umutsuz ve çaresiz insanlardan oluşan bir memleket haline geldi.

Gelelim doçentliğe. O kadar çok şey değişti ki, insan derli toplu bir şekilde nereden başlayacağını tam olarak kestiremiyor. Önce bir eski-yeni karşılaştırması yapalım. Sonra da şu anki sistemin iç tutarsızlıklarını gözler önüne sermek faydalı olacaktır. 2016 yılına kadar her şey basit ve daha açıktı. Doçentlik başvurusu yapabilmeniz için dil puanınız 65 olması gerekiyordu. Çok az sayıda çalışmayla bile başvuru yapmak mümkündü. Genelde kişiler asgari yayın koşulunun üstünde bir skoru tutturmaya çalışıyordu. Ama az sayıda makaleyle doçent olanlar da yok değildi. Yayın aşamasını geçen doçent adayları sözlü sınava tabii tutuluyordu. Bu eski sistemin üç öğesine de çeşitli gerekçelerle itirazlar yapılmaktaydı. Üniversitedeki akademisyenlerin batılı meslektaşlarıyla daha fazla yarışabilir olmasını arzulayanlar, bir anlamda kaliteye önem veren kesimler dil puanının olduğu gibi korunmasını ve yayın aşamasının da zorlaştırılmasını istiyorlardı. Bugün olduğu gibi o günlerde de Profesörler doçentlik sınavı üzerindeki söz haklarını korumak niyetindeydiler. Bu nedenle ne kadar şikayet gelirse gelsin sözlü sınav korunmalıydı. Belki her durumda değil ama çoğu kez sınavın zorlaştırılmasını isteyen kişi ve gruplar aynı zamanda sözlü sınava dokunulmaması yanlısıydı.

Tam bu noktada dil puanı ve sözlü sınav için ayrıca birkaç şey söylemek gerekir. Çünkü dil puanı şu an geçerli olan sistemde daha da düşürüldü. Artık her hangi bir dil sınavından 55 almak doçentlik başvurusu yapmak için yeterli. İşin aslı akademisyenler sınavlara başvurmak için değil, mesleklerinin gereği olarak dil öğrenmek zorundalar. Ayrıca ÖSYM’nin yaptığı dil sınavlarından yüksek not almak yabancı dilde konuşma ve yazmayı garanti altına almıyor. Tüm bunlar doğru. Ama doğru olan bir şey daha var. Bugün itibariyle doçentliğe başvurma için asgari dil şartının 55 indirilmesi doçentlikle doktorluk arasındaki farkı ortadan kaldırıyor. Çünkü her hangi bir üniversitede doktoraya başvurmak için gereken dil notu da tıpkı doçentlikte olduğu gibi 55. Dahası dil notunun daha da aşağı çekilmesi akademisyenlerin saygınlığına gölge düşürüyor. Bu durum öğrenciler dersten geçemiyor diye geçme notunu aşağı çeken popülist okul yönetimlerinin tavrını hatırlatıyor bizlere. Dil notunun aşağıya çekilmesinin orta ve uzun vadede yaratacağı en ciddi olumsuz sonuç dünyadan daha da uzak akademisyen tipinin üniversitelerde baskın hale gelmesi şeklinde olacaktır.

Sözlü sınav meselesi ise daha sorunlu bir konu. Kaldırılan bu sınavla ilgili temel yakınma sübjektifliğiyle ilgiliydi. Jüri üyeleri ideolojik veya insanı antipatilerini sınava yansıtabiliyorlardı. Özellikle sosyal bilimler alanında sınava giren kişinin benimsediği dünya görüşü ve kullandığı kavram setleri genellikle onun sınav sonucunun belirlenmesinde birincil derece etkiliydi. Şahsen tanıdığınız veya hocalarınız aracılığıyla ulaşabildiğiniz, aşağı yukarı sizinle aynı dili konuşan bir jüri çoğunluğuyla karşı karşıya kaldığınızda sınav sonucu sizin için olumluydu. Ancak jürinizde tanıdık isimler yoksa ve jüri üyeleri de sizden farklı bir dünya görüşüne bağlıysa sözlü sınavdan kalmanız, hatta sonucun defalarca başarısızlıkla sonuçlanması içten bile değildi. Üstelik pek çok örnekte jüri üyelerinin adaya onur kırıcı ve küçük düşürücü bir şekilde muamele ettiği de doğruydu. Bir tür azap köprüsüydü doçentlik sözlü sınavı. Başınıza ne gelirse gelsin çekmek zorunda olduğunuz bir kahırdı. Şimdilerde ise bu sınav kaldırıldı. Ancak sınavın yasayla kaldırılma biçiminin başka sorunları beraberinde getirdiğini söylemek mümkün. Şöyle ki, aslında sınav tümüyle kaldırılmadı. Rektörler Üniversiteler Arası Kuruldan kendi adayları için sınavın yapılmasını isteyebilecek. Bu durumun pratikte büyük adaletsizlikleri beraberinde getireceği açık. Çünkü bir A üniversitesinde doçent adayı rektörü sözlü sınav istediği için hem yayın hem de sözlü aşamasına göre sınav olurken, B üniversitesinde başka bir aday rektörü sözlü sınava karşı çıktığı için sadece yayın aşamasından doçentlik işlemlerini yürütecek. Sözlü sınavın tümüyle kaldırılmayıp rektörlüklerinin oluruna bırakılması tüm ülke için ortak bir doçentlik standardı oluşmasını önler niteliktedir. İronik bir durum ama, aslında sayın cumhurbaşkanının söylediği şey değil de tersini yaptı YÖK ve TBMM. Yrd. Doçentlik değil de Doçentlik kaldırıldı. Bugün gelinen nokta itibariyle tüm Türkiye çapında ortak bir doçentlik sınav usulü yok.

Son olarak yayın koşullarında sosyal bilimler için yapılan adaletsiz uygulama hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Şöyle absürd bir konumla karşı karşıyayız. Diyelim ki eğitim bilimlerden doçentlik sınavına girmek isteyen bir akademisyensiniz. Makalenizi A dergisine gönderdiniz. Çalışmanız o dergide yayınlandı. Size belli bir miktar puan kazandırdı bu yayınınız. Ya da sosyal bilimlerden doçentliğe başvuran bir öğretim üyesisiniz. Aynı dergiye bir makale gönderdiniz. Eğitim bilimlerden doçentliğe başvuran yazar gibi sizin çalışmanız da basılmaya layık bulundu. Aynı dergide, hatta aynı sayıda iki makale de yayınlandı. Peki sonrası? Doçentliğe başvurduğunuzda büyük bir adaletsizlikle karşılaşıyorsunuz. YÖK bir eğitim bilimci için uluslararası dergi saydığı pek çok dergiyi bir sosyal bilimci için uluslararası dergi saymıyor. Sizin alanınız sosyal bilimlerse yayınlarınız yayın yaptığınız dergiler aynı olmasına rağmen eğitim bilimcilerden az puana tabii. Üstelik bu adaletsiz uygulama doçentliğe geçişte kolaylaştırıcı hükümlerin geldiği konjonktürde sisteme eklendi. Dahası ne Üniversitelerarası Kurul ne de YÖK sosyal bilimler aleyhine böyle bir düzenlemeye neden gerek gördüğünü açıklamadı. Hakikaten neden? İki insan aynı dergiye yazı yazıyorsa biri diğerinden neden daha az puan alsın ki?

Geldiğimiz yer bakımından şöylesi bir hatırlatmayla meseleyi özetlemek istiyorum. Doçentlik alanında da veya başka bir alanda devlet ile yurttaş arasındaki ilişkinin sağlıklı bir şekilde yürümesinin tek bir kuralı var. Konulan kurallar objektif olmalı ve yurttaşlara kendi hayatlarını tanzim noktasında öngörülebilirlik sağlamalı.

Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Aynı üniversitede 2014 yılında siyaset bilimi doktorasını tamamlayan Öztürk’ün çalışmaları daha çok siyaset felsefesi, siyaset teorisi ve siyaset sosyolojisi gibi alanlarda somutlaşmıştır. Halen Artvin Çoruh Üniversitesinde Doçent olarak görev yapmaktadır.

0 comments on “DOÇENTLİK MUAMMASI: YÖK NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR?

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: