Dergiler KÜLTÜR SANAT SİYASETİN SARKACI

DÜNYAYI İYİ OKUYANLARDAN BİRİ: EDUARDO GALEANO

Bazı kitaplar insanın üzerinde derin bir iz bırakır. Kişisel tarihimizin doğru bir anına rast geldikleri için mi? Yoksa zaten iyi kitaplar olduklarından mı? Kimi zaman bunu ayırt etmek çok zordur. 

Benim için Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları bu kitaplardan biridir. 

İkimiz de üniversitedeyken “Kesik Damarlar”ı bana tavsiye eden arkadaşım Siyaset Bilimi öğrencisiydi. Bir gün elinde bu kitapla çıkıp geldi. Bir tartışma grubu için okumak zorunda olduğu kitabı muhakkak benim de okumam gerektiğini düşünüyordu. Benimse teorik metinlerle aram hiç yoktu o zamanlar. Sonradan başıma gelecekleri sezmiş gibi, kendimi itinayla teoriden uzak tutuyor ve okumak konusundaki iştahımı sadece romanlara saklıyordum. 

Fakat “Kesik Damarlar”ı beğenmiştim. Bir defa kitabın kapağı çok hoşuma gitmişti. Kapaktaki fotoğrafta çok heyecanlı bir şeyler vardı. Bu fotoğrafın Diego Rivera’nın “Meksika’nın Tarihi” adlı meşhur duvar resminin bir bölümü olduğunu sonradan öğrenecektim. Resmin bu bölümünde, Amerika’yı fetheden İspanyol sömürgecilerin kıtanın yerlilerini köleleştirmesi anlatılıyordu. Çarpıcı renkleri ve birbirinin üzerine geçirilmiş kalabalık sahneleri ile resim beni çarpmıştı. Biraz içini karıştırdım biraz kapağına baktım ve sonunda kitabı almaya karar verdim. 

Gerçeği söylemek gerekirse, “Kesik Damarlar” benim için tam bir sürpriz oldu. Yazar için de aynısını söylemek mümkündü. Sıkıcı bir kuramcı ile karşılaşmayı beklerken, karşıma harika bir hikâyeci çıkmıştı. Herkesin bu kitaptan bahsediyor olmasında şaşılacak bir şey yoktu. Galeano’nun hikâye anlatmak konusundaki becerisi, Latin Amerika’nın zalimliklerle dolu tarihini insanı içine çeken akıcı bir anlatıya çevirmişti. 

Bu kitapla birlikte uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkmış gibiydim. Her hikâye bende unutamayacağım izler bırakıyordu. İyi tanımadığım ve belki de bu nedenle hakkında “şekerli” hayaller kurduğum bir kıtanın kanlı tarihi ile baş başa kaldığımda, ilk tepkim isyan etmek oldu. Kaderlerinin esir düşmek olduğunu gördüklerinde gruplar halinde intihar eden Haitililerin hikâyesini gözyaşları içinde okudum. Çocuklarını beyaz adamın elinde köle olarak görmektense topluca zehirleyip öldürmeyi tercih eden bu halkın tarihini hiç unutmadım. Bir başka korkunç hikâye de, Avrupalıların eski kıtadan getirdiği bulaşıcı hastalıklara karşı dayanıksız olan Amerikalı yerlilerin çiçek hastalığı yüzünden kırılmasıydı. Kadın erkek çoluk çocuk yüzbinlerce insan sadece bu hastalık yüzünden hayatını kaybetmiş, sokakları cesetler doldurmuştu. Amerika’nın yerli nüfusunun yarısının bu ve benzeri bulaşıcı hastalıklar yüzünden öldüğünü okuduğumda gözlerime inanamadığımı hatırlıyorum.

Sömürgeciliğin ne kadar korkunç bir şey olduğunu da bu kitaptan öğrendim. Avrupalılar ucuz teneke tüketebilsin diye, madenlerde hayatını tüketen Bolivyalı işçilerin hikâyesi de buradaydı çünkü. Galeano, olayları ve insanları resmetme konusundaki becerisi sayesinde, beni elimden tutmuş Catavi mezarlıklarına götürmüştü mesela. Catavi mezarlıklarında, “kör adamlar bir peni karşılığında ölülerin ruhuna dua okuyorlardı” ve pek işsiz kalmıyorlardı çünkü “bembeyaz haçlardan oluşan bir mezar taşı ormanı onların arkasında uzanıp gidiyordu.” Bolivya’ya dair hatırladıklarımdan biri, “bu madenci kamplarında doğan her iki çocuktan birinin doğar doğmaz gözlerini hayata yumduğu,” geri kalanın da büyüyünce madenci olduğuydu. Hayatta kalmayı başaranların pek azı 35 yaşını görebiliyordu, çünkü o yaşa gelene kadar ciğerleri tamamen maden tozuyla doluyor ve nefes alamaz oluyorlardı.   

Bu korkunç hikâyelere rağmen, “Kesik Damarlar” yine de tümüyle karanlık bir kitap sayılmazdı. Hem umut ışığı barındırıyor hem de arada kendine gülmeyi bile başarıyordu. Mesela Galeano bazen yeni kıtayı fethetmeye gelenlerin rüküşlükleri, benzersiz görgüsüzlükleri ve kendilerini ciddiye almak konusundaki ısrarları konusunda müstehzi yorumlar yapıyordu. Hatta kimi zaman bazı tarihi olayları naklediyordu. Bunlardan biri, birdenbire sahip oldukları zenginliği sindiremeyen ve varlıklarıyla övünmek isterken kantarın topuzunu kaçırıp saçmalamaya başlayan iki kadının hikâyesiydi. Potosi madenlerinden gelen akıl almaz gelirle semiren bu varlıklı hanımlar öyle bir gösteriş yarışına girmişlerdi ki,  evlerinde düzenledikleri davetlerden sonra yiyip içtikleri altın ve gümüş tabakları pencereden sokağa fırlatmaları bir adet haline gelmişti. Galeano, bu evlerin balkonlarının altında her an kucaklarına düşebilecek altın tabakları bekleyen kişiler olduğunu anlatıyor ve bunun sık rastlanan bir durum olduğunu da ekliyordu. Bir açıdan bakıldığında, Avrupalı işgalcilerin torunları olduğunun gayet iyi farkında olan bir neslin, kendi atalarıyla dalga geçmesi sayılabilirdi bütün bunlar. 

Okudukça bu fikrim pekişti. Galeano’nun sağlam bir mizah duygusu vardı. Bu kadar acı ve felaketin içinde mizahı elden bırakmıyor oluşuna da ayrıca hayranlık duyduğumu hatırlıyorum. Mesela, daha önce Cizvit kilisesi olan bir binanın 1970’lerde nasıl sinemaya dönüştürüldüğünü anlatırken, bir yandan durumun acayipliğinin altını çiziyor, öte yandan da Latin Amerika’da Katolik Kilisesi’nin her zaman gösteri sanatlarının bir biçimini icra ettiğini ima edercesine o sinemada gösterime giren ilk filmin adını veriyordu: “Çılgın Dünya.

Benim için önemli olan şuydu: Galeano çok iyi bir hikâyeciydi. “Kesik Damarlar”ı ilk okuyuşumdan bu yana geçen 30 yıl içinde yazara dair bu fikrimi değiştirmiş değilim. Galeano’nun bu kitapla anılmak istemediğini biliyorum. Ölümünden kısa bir süre önce, gençliğin heyecanı ile yazdığı bu kitabın kendisine bir lanet gibi yapıştığını ve bu durumdan memnun olmadığını açıkça söylemişti. Bu kitapta tartıştığı fikirlerin bazılarını artık savunmuyordu. Hatta kitabını yeterince olgun ve iyi araştırılmış bir inceleme olarak bile görmüyordu. 

Ne var ki, bütün bunlar benim gözümde kitabın değerini eksiltmiyor. Yazarın değeri konusunda da hâlâ aynı düşünceyi taşıyorum. Galeano belki dünyanın en büyük yazarı değildi. Ama içinde yaşadığı kıtanın kaderini ondan daha iyi anlayan birileri olmuş mudur bilmiyorum. Yalnızca o kıtanın dinamiklerini değil, global kapitalizm ile emperyalizmin işleyişini anlattığı ve bunların neden olduğu felaketleri gösterdiği için de ona teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Yolu açık olsun!

BirGün Gazetesi

0 comments on “DÜNYAYI İYİ OKUYANLARDAN BİRİ: EDUARDO GALEANO

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: