14-73 BELEDİYECİLİĞİ POLİTİKA

EROL KÖSE: SOL BELEDİYECİLİĞİN DURDURULMUŞ YÜRÜYÜŞÜ

Erol Köse ile başlayan süreç bugün bize nasıl ilham verebilir?

Geçmişe gelecekten bakarsak

Erdoğan’ın, sık sık geçmişin CHP ve SHP Belediyelerini, “çöp dağlarından” susuzluğa, icraat odaklı olmamaktan beceriksizliğe dek suçlamalarına bakarsak Türkiye’de sol ve sosyal demokrat belediyeciliğin neredeyse hiç olmadığı, yaşanmadığı ve tarihten silindiği zehabına kapılabiliriz. Oysa bunun hakikatle ilgisi yok.

Ülkenin siyasal tarihi de günümüz muktedirinin ideolojik tercihlerine, tarihi kendi keyfine göre yeniden yazmak istediği “post-truth” bir tahribata maruz bırakıldı. Bu durum, ona geniş bir alan kazandırırken, CHP’yi, sosyal demokrasiyi, sosyalist-komünist siyaset geleneğinin tamamını dar bir siyaset alanına mahkûm ediyor. Bu hakikat dışına doğru boşaltılan alan bizleri, muhalefet adına yerel yönetimlere talip olan söylemde sadece bireysel başarı, hizmet, rekabet ve geniş kesimlerden oy alma vaadi gibi taktik varyasyonlara mecbur bırakıyor.

Sonunda, teoride dönüşüm, değişim ve devrim gibi bir gelenekten neşet eden sol partiler ve hareketler için bile sosyal demokrat bir partinin değerlendirme ölçütü ya merkeze olan yakınlığa ya kişisel başarı hikayesine ya da sağ veya orta kesimden taşıyacağı oyun belirsiz bahsine indirgeniyor.

Yerel yöneticinin sadece yerelde tanınan, sadece kendisi adına bir hikayesi olmaktan öte bir dönüşüm programı ve bir yenilenme isteği ile yerel iktidara talip olması gerekiyor oysa.

Günümüzün makro meselelerin karmaşıklığı ve bütünsel bir siyasal dönüşüm imkanının fragmanlara ayrışmış bir toplumda giderek daha çetin siyasal hamlelere ihtiyaç duyması, ile de birlikte genel siyasetteki seçeneksizlik düşünüldüğünde sadece var olan durumu devam ettirmek değil değiştirmek adına temel bir hikâye anlamına gelen Sol’un yeniden hayata dair bir program üretebilmesi adına uygulamada ve teoride bir laboratuvar olarak yaşamı sınaması, yeniden yükseliş ivmesi yakalaması gerekiyor,

Üstelik bir baskı toplumunda yaşadığımızı da unutmadan.

Siyasetin toplumdaki değişimi okuyamadığı, iktidar gücünün toplumdaki değişim arzusunu baskıladığı ve genel siyasetin bir teknik varyanta indirgendiği her noktada, yerel siyaset, yerel dinamiğin aşağıdan yukarı doğru bir değişim sancısı yaşadığı ve mağdur olduklarını iddia eden kesimlerin iktidarı alma, dönüştürme, uygulama-program ve siyaset üretebilme yerleri olmuştur.

Yereldeki değişim hep güçlü bir birikimle gelir ve sancıyı dindirir.

Hele günümüz dünyasında, yereldeki yönetim ve metropoliten eşitsizlikler çağında yerel iktidar dünyadan örnek vermek gerekirse, sosyal adaletçi sol politikalar hem uygulama alanı hem de fikri ilham alanı olagelmiştir.

Bu dönemde, mesela bütün dünyada yükselen sağ popülist, kapanmacı ve faşist dalgaya rağmen, New York’ta, Paris’te, Barcelona’da Londra’da aktivist ve sol kökenli hatta göçmen kökenli belediye başkanlarının hem yükselişine hem de açık başarılarına dikkat çekmek isterim. Onlar dünyadaki katılaşan ve sertleşen genel halin daha da katılaşmaması için bir sonraki adımın yönetim yapılanması adına bugün umut vermekteler.

73 Belediyeciliği neydi?

Bu yazının amaçladığı, bu eksik bırakılmış tarihsel akış üzerinden hem olguları yerine oturtmak hem de günümüz yerel yönetim seçimleri öncesi sol belediyeciliğe ilham verecek bazı hususları tartışmak ve günümüz koşullarında bu siyasal geçmişin neresinin şimdiki seçimlerde ve gelecek adına ilham verici olacağıdır.

Senelerin yenilgisinin Türkiye’de sosyal demokrat ve sol kadroların kendi geçmişinde olduğu zannı, melankolisi ve öğrenilmiş çaresizliğini kırarak öncelikle başlamak gerekiyor, bu kırılma noktası da iktidar kadrolarının ve hâkim ideolojileri tarafından sürekli mahkûm edilmesinin bu tarihe bir güçsüzlük atfetmek yerine tam tersine orada bugün dahi kullanılacak bir geleceğin anahtarı olabileceğine inanmaktır.

Bu bir polemik olduğu kadar karşıtını oyun sahasına çekmenin ön şartıdır.

Bir örnek vermek gerekirse, geçtiğimiz günlerde AKP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mehmet Özhaseki’nin geçtiğimiz günlerde “Sol belediyecilik adına bu ülkede çivi dahi çakmamıştır” sözü tarihin derinliklilerinde unutulmuş, unutturulmuş çarpıtılmış bir düşünceyi ifade ediyor.

Elbette ifade ediyor. Ama bu ifadeye karşı hakikat adına söz akan bir siyasi içerik ve iletişim görememekteyiz.

İktidarın sürekli bu söyleme dayanması hakikat olmayanı gerçeklik düzlemine getirmekte, oysa buna verilecek cevapların da aynı açıklıkta olması lazım. Polemiğin Bizzat sol tarihin içinden alınıp geleceğe doğru şekillenmesi gerekiyor.

Bu baskın durumu hak etmeyen bir sol belediye tarihi vardır oysa, Sol siyasetteki bu muhayyel tarihe karşı üretilmiş, melankolik geri çekilmenin kırılması lazımdır.

Belediyecilikte siyaset olmaz onun yerine hizmet geçerlidir anlayışı toplumsal muhalefet ihtiyacını iktidar partisine bir büyük boşluktan sonra devredilmesini sağlayan tuzaklı bir mekanizmadır.

Bunun bir hakikati gizlemek adına kurgulanmış bir tarih olduğu ise apaçık ortadadır.  Bugün İstanbul’da artık klasikleşen, Halk Ekmek 70’li yıllarda öncelikle İzmit’te fırıncılarla olan büyük çekişmeler neticesinde Erol Köse tarafından hayata geçirilmiş, hemen ardında da (daha sonra bizzat Erdoğan tarafından sahiplenilen proje ise) İstanbul’un ilk sosyal demokrat belediye başkanı Ahmet İsvan tarafından kurgulanmıştır. Bugün gıda fiyatlarındaki muazzam artış neticesi apar topar palyatif-eklektik modelleri gündeme getirerek, belediye tanzim satışlardan yapılan sebze-meyve satışlarının öncüsü de 70’li yıllarda kurulan TANSA’lar ile Ankara’da  Ali Dinçer& Korel Göymen, İzmir’de Alyanak, İstanbul’da Kotil döneminde et ve balık da dahil olarak başlatılmış daha sonradan kamu kurumlarının satış yapamayacakları iddiasıyla kaldırılmıştır. İzmir Tansaş bir süre çok ortaklı müşterek bir sermaye yapısı ile devam etmiş ise  de önce halka arz edilerek ardından da  sermaye devri yoluyla özelleştirilmiş ve zarar ettiği gerekçesi ile bu yapılar içinde yok olmuştur.

Ekmek kavgası

Halk ekmek projesine bir daha dönmek istiyorum, bugün İstanbullu belirli bir çeşit söz konusu olduğunda belirli bir standartta ekmeği kalitesiyle ve ucuza yemektedir, bu dönem bütün İBB şirketlerinde maliyet-fiyat dengesi ahbap-çavuş ilişkileri ile bir türlü sağlanamazken her yerde sorunlar ayyuka çıkmışken İstanbul Halk Ekmek şirketinin takır takır işliyor oluşu  modelin ne kadar sağlam kurulduğunu gözler önüne sermektedir.

Bugün rahatlıkla anlattığımız iki halk ekmek denemesi büyük zorluklarla oluşmuş, bugünkü büyüklüklerle belki piyasa sayılmayan ama o dönemde rahatlıkla kuvvetli piyasa aktörleri olarak, baskı grupları olarak çalışan Fırıncılar odasına ve Unculara rağmen gerçekleşmiştir. Soysal demokrat belediyecilik geleneğinin uygulamasında ne yazık ki sadece askeri darbeler değil partinin içine dek inen bir durdurma süreci bugün dahi dikkat çekici.

Bu dönemin tanıklıklarına bakalım şimdi: Erol Köse’nin Boğulan Başkan kitabında SODEP Kocaeli Kurucu İl Başkanı Suavi Evin şöyle diyor:

“Köse, İzmit’e su getirirken kenti elektriğe kavuştururken, yol yaparken iyiydi, baş tacı ediyorlardı…/ Çünkü Erol’un kente kazandırdıklarından, yaptıklarından daha çok onlar yararlanıyorlardı. Su elektrik sıkıntısı ortadan kalkınca işleri yoluna girdi, kazançları arttı.  Ama günün birinde Erol dar gelirlilerin, emekçilerin çıkarlarını ön planda tutmaya başladı.  Yoksullara yararlı olmak için girişimlerde bulundu. Bu girişimler çıkar çevrelerinin aleyhineydi. Örneğin 30 bin konutluk proje aracılara, apartman yapıp satanlara çok şey kaybettiriyordu. Bu arada Erol ekmek kavgasına girdi. Halkın ekmeği için fırıncılarla ve uncularla kavga etti. Bu olaylar Erol’u kötü kişi yaptı… / (hatta) CHP’lilerin bunu yapmaları daha da çirkindi. Ekmek kavgasında belediye başkanına destek oldukları için ikisi belediye meclis üyesi 6 kişiyi partiden ihraç etti. İhraçtan önce: Eğer fırıncılarla ve uncularla uğraşmaktan vazgeçersen ihraçları durdururuz diye haber yolladıklarını duydum.” (sf 118-119) .

Aynı dönemlerde İstanbul’da Ahmet İsvan ise daha çetrefil işlerle uğraşmaktadır. Bir yandan fırıncılarla eski fiyat anlaşmaları üzerinden uğraşıyor, öte yandan Oda’nın CHP’li Başkanlarının lobisine karşı direniyor, müzakereler ediyor, diğer taraftan ise önceden başlanmış ekmek fabrikasında maaşlarını alamayan sendikalı işçilerle güven sözleşmeleri yaparak işi devam ettirmeye çalışıyordu. İsvan’ın Başkent Gölgesinde İstanbul kitabında bu tanıklıklar olanca dramatik akışı içinde anlatılmıştır. İşin durması sonucunda, Sendika şube balkanlarına yaptığı bu unutulmaz konuşma bugün dahi okutulacak bir ders niteliğindedir: ”Size hem alacaklarınızı sık sık geciktiren işvereniniz, hem de yaşadığınız kentin belediye başkanı olarak bir çağrı yapmak durumundayım. Ekmeğin geniş halk kesimlerinin beslenmesindeki önemini biliyorsunuz. Belediyemiz yıllardır halka sağlıklı ve ucuz ekmek yedirmek için elinden geleni denetimlerle, fazlasıyla yapmaya çalıştığı halde, yeteri kadar başarılı olamıyor. Bu nedenle büyük bir ekmek fabrikası yapıp, fiyat ve kaliteyi rekabet yoluyla kontrol etmeyi ilke olarak kontrol etmeyi benimsedik…/ Sizi bu fabrikanın yapımına katkıda bulunmaya davet ediyorum Bildiğiniz gibi Hak Direnişi yapmanıza karşı olamam. Elbette emeğinizin karşılığını alacaksınız.” (Birinci Baskı İletişim Yayınları sf. 112)

İsvan kendisinden sonraki dönemde gene partisinin Başkanı Kotil döneminde baskılara maruz kalarak geciken bu projenin tanıtımında da önemli açıklamalar yapıyordu. Bu açıklamalar sol belediyeciliğin durdurulmuş yürüyüşünün unutulmuş tozlu pasajları olarak sararmış kitaplarda bekliyor olabilirler. Ancak zaman zaman, Ovacık deneyiminde Fatih Maçoğlu, Kadıköy deneyiminde Aykurt Nuhoğlu belediyeciliğinde zaman zaman ilhamını ve aksi yansıyan durdurulmuş yerinden çıkıp hayata dönüp yeniden tarihi kurgulayan pasajlardır bunlar. İsvan’ın kitabını Nuhoğlu’nun derinliğine okuduğunu biliyorum. Halkçı ve hatta toplumcu  Belediyeciliğin Ecevit’in o dönem literatüre kattığı “halk sektörü” kavramına nasıl da bir uygulama dinamiği kattığını bilerek okuyalım şimdi.

“Bu fabrika ile halka gramajı tamam ve pişkin ekmek sunmayı amaçlıyoruz. Bu fabrikanın kullandığı teknoloji günümüzün en ileri teknolojisidir. Bu fabrika sayesinde, mevcut ekmek fabrikalarından daha ucuz imalat yapacağız ve ekmeği onlarla aynı fiyata satacağız. Böylece onlardan daha fazla kar etmiş olacağız. Ama amacımız kesinlikle kar etmek değildir. Fiyatları kırsak, o zaman kamu sermayesi ve kamu olanaklarını kullanarak, bizden daha mütevazi olanaklarla ekmek üreten dürüst girişmişleri zarara sokmuş oluruz. Buna hakkımız olmadığını bildiğimiz için daha çok kar edeceğiz, kar peşinde koştuğumuz için değil. Rekabeti halkımızın  temel besin kaynağı olan ekmeğin gramajından, pişkinliğinden ve unun kalitesinden taviz veren sayılarının az olmasını dilediğimiz fırınlarla yapacağız”(aynı kaynak sf. 213)   

Konut Sorunu 

İzmit Belediye Başkanı Leyla Atakan’ın ölümüyle sosyal demokrat ivmenin ilk belediye başkanı olan sevgili Erol Köse’nin, Türkiye’nin ilk toplu konut projesini daha sonra adını Yahya Kaptan olarak anılacak konutlarla başlattığını, bu projenin de Köse’nin partisi tarafından ikinci dönem aday gösterilmeyip, seçimin de kaybedilmesiyle akim kalacağını ise bugün, belki de birçok kişi hatırlamaz. Yıllar sonra TOKİ’nin ilk sosyal demokrat başkanı olan Yiğit Gülöksüz tarafından bu projenin tamamlandığını, Gülöksüz’ün, Erol Köse’ye bu konutlara onun ismini vermek istediğini Köse’nin kabul etmeyip tarihsel bir şahsiyet olan Yahya Kaptan ismini önerdiğini de hatırlatalım.

Türkiye’nin sanayileşmeye başlaması, tarım toplumundan kent toplumuna doğru ani ve plansız evrilme, sermayenin ucuz işgücüne olan yoğun ihtiyacı kentlerde barınma, çalışma,  altyapı hizmetlerinde doğan yeni ve çarpık yerleşim,  yeni talepleri, istekleri ve çatışmaları beraberinde getirdiği gibi yeni sınıf ve katmanların ihtiyaçlarını bir anda siyasetin merkezine doğru çekti. İzmit ve İstanbul bu yoğun sanayileşme ile düzensiz göç alan ve planlanması mümkün olmayan yerleşimler ile baskı altında kalan büyük iki sanayi havzasıydı

Geleneksel merkez sağ bu yeni meydan okumayla başa çıkacak ne bir altyapıya ne de bu yeni gelen dünyayı kavrayacak, onunla başa çıkabilecek kültürel, siyasal dinamiğe sahipti. Yerel yönetimler nicedir sağ partilerin elindeydi, zaten belediyecilikten anlaşılan uzun zamandır devlete ve iktidara doğrudan tabi bir müdürlüğün yereldeki hizmetlerinin toplamıydı.

Esasında çok eski bir hikayenin Türkiye toplumunda gecikmeli yansımasının bir sonucuydu bu. Engels, yıllar önce İngiltere’ye baktığında  henüz gençken yazmıştı bunu:

“Nüfusun merkezileşmesi, mülk sahibi sınıfı teşvik etse ve geliştirse bile işçilerin daha hızlı gelişimini zorunlu kılar.(…) Büyük kentler işçi hareketlerinin doğum yerleridir; işçiler, kendi durumları hakkında kafa yormaya ve buna karşı mücadele etmeye ilk kez oralarda başladılar, proletarya ile burjuvazi arasındaki zıtlaşma ilk kez oralarda kendini açığa vurdu.(…) Dahası büyük kentler ve onların halkın entelektüel kapasitesi üzerindeki zorlayıcı etkileri olmasaydı, işçi sınıfı şimdi olduğundan çok daha ilerlerdi.(…)

Erol Köse bu baskının ve göçün gelecekte yaratacağı baskıyı öngörerek kentlerde yükselen işçi sınıfına eşit, adil hakkaniyetli bir yerleşim modeli kurmak için çalışıyordu. Bu baskının yaşanabilir bir kent dokusu kuramayacağını da daha o zaman sezmişti. Müteahhit lobisi onu indirmeyi koymuştu kafasına, bir kere.

Erol Köse Belediyeciliği için eski KRT’de tarafımdan hazırlanan Aslı Astarı programı bilgilendirici olabilir, Fatih Mehmet Maçoğlu da programa telefonla bağlanıp çok önemli şeyler anlatmıştı. Okurlarımız bu linkden programı izleyebilirler.

Burada toplu konut projesi için nasıl çetin bir mücadele verdikten sonra Ankara’da kimseye söylemeden kendi koltuğunun altında projeyi yeri ve onayıyla aldığını, ama belediye encümenine sunarken yeri belli olup da arsa spekülatörleri, emlakçılar ve müteahhitler tarafından duyulmaması için nasıl tatlı bir atraksiyon hazırladığını da anlatmıştı. Belediye binası ile tren istasyonu çok yakındı diyor Köse “bütün maddeleri okuttum, İzmit’e her gün aynı saatte bir tren gelirdi, her gün saat 11’de düdük çalarak ayrılırdı, toplu konutların tam mevkii i konuşulurken o saati ayarladım, yeri tam düdük öterken söyledim dolayısıyla kimse duymadı.

Bugün böylesine halkçı ve toplumcu yerel yönetimlere aslında o dönemden daha fazla ihtiyacımız var, tarihi doğru yerine yerleştirebilirsek yaklaşan yerel seçimlere ve geleceğe doğru ilham verebileceğiz.

Burada sözü geçen üç belediye başkanının ikinci dönemlerinin seçmen nezdinde değil kendi kurumsal kimlikleri nezdinde devam ettirilmediğinin altını çizelim Maçoğlu ise böyle olmadı, hatta hedefi büyüttü. Umalım ki bu Maçoğlu için geçerli olmasın. Yürüyüşün sürmesi de önemli

1963 yılında Sökede doğdu. Hacettepe Üniversitesini bitirdi. Uzun yıllar gazetecilik, öğretim görevliliği ve internet sektöründe çalıştı. Politika, ekonomi politik, sol düşünce, sosyo-ekonomik eşitsizlikler ve kültür politikaları üzerine çalıştı, yazılar yazdı. Dönemsel olarak T24 sitesinde, Yurt gazetesinde Köşe yazarlığı yaptı. Gedik Üniversitesinde yarı zamanlı Öğretim Görevlisi olarak çalışmaktadır. Yazıları zaman zaman Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmaktadır.

0 comments on “EROL KÖSE: SOL BELEDİYECİLİĞİN DURDURULMUŞ YÜRÜYÜŞÜ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir