Dergiler DÜNYADAN ULUSÇULUKLA HESAPLAŞMA

HUNTINGTON, FULLER VE TÜRKİYE

Samuel P. Huntington, Amerikalı siyaset bilimci, 1993 yılında makale, 1996 yılında ise genişleterek kitap olarak yayınladığı “Medeniyetler Çatışması” adlı çalışmasında dünyanın geleceğinin ekonomik veya ideolojik çatışmalardan değil kültürler arası çatışmalardan şekilleneceğini, ulus devletlerin güçlü aktörler olarak hayatlarına devam edeceğini fakat asıl çekişmenin farklı medeniyetler arasında olacağını iddia etmişti. Bu anlamda dünyanın Batı-İslam-Çin uygarlıkları arasında doğacak çekişmeler ile şekilleneceğini belirtmişti. Bütün dünyada çok tartışılan bu kitap Türkiye’de de geniş yankı bulmuştu. Çünkü Huntington kitabında Türkiye’ye geniş yer vererek Türkiye üzerine o zaman için çoğu insana ters gelen tezler ortaya atmıştı. Huntington kitapta Türkiye’yi Meksika ve Rusya ile birlikte “bölünmüş ülke” olarak adlandırmıştı ve bu bölünmüşlüğün Türkiye için olumsuz sonuçlar doğurduğunu belirtmişti. Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi mi yoksa bir Orta Doğu ülkesi mi; bir İslam ülkesi mi yoksa laik bir ülke mi; Batılı mı; yoksa Batılı olmayan bir ülke mi olduğunun belirsiz olmasının Türkiye’yi bölünmüş ülke kategorisine soktuğunu söylemişti.
Çalışmadaki Türkiye ile ilgili temel tez güçlü İslami eğilimlere ve buna paralel Batı karşıtı duyarlılığa sahip Türkiye’nin ne olursa olsun bu şekliyle Batılılaşamayacağı ve bölünmüş ülke olarak kalacağı üzerine kuruluydu.
Bu yüzden Huntington Türkiye’nin bu “bölünmüş” durumdan kurtulabilmesi için reçete bile vermişti. Aslında Huntington Türkiye’yi kendisinin öngördüğü Medeniyetler Çatışması’nı önleyebilecek potansiyele sahip bir ülke olarak resmetmişti. Fakat bu potansiyelini kullanabilmesi için Türkiye’nin bir dizi reform yapması ve özüne dönmesi gerektiğini ve bu özün de Müslüman yönü ağır basan bir öz olduğunu da yine bu çalışmasında belirtmişti. Bu reformlar sonucu Türkiye Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana lidersiz kalan Müslüman ülkelerin lideri olabilecekti. Huntington’a göre eğer ki Türkiye bu reformları gerçekleştirebilirse bir taşla iki kuş vurmuş olacaktır. Birincisi ülke içinde barış ve huzuru sağlayacak, ikincisi ve daha önemlisi İslam âleminin lideri olarak Batı ve Çin medeniyetleri ile ilişkilerde İslam âlemi adına liderlik yaparak medeniyetler çatışmasını engelleyebilecektir. Huntington’a göre büyük medeniyetlerin lider ülkeleri vardır. Çin, Rusya, Hindistan ve ABD devletlerinin her biri kendi medeniyetinin lideridir fakat İslam medeniyetinin bir lideri yoktur. İşte Türkiye’de tam bu boşluğu doldurmaya aday ülkedir.
Aslında Huntington soğuk savaş sonrası yazdığı bu kitapta Türkiye’nin Batı gözünde ki yeni rolünü de açıkça şu satırlarla ortaya koymaktaydı: “Türkiye artık kuzeyden gelen büyük bir tehlikeye karşı bir tampon oluşturmayıp, daha ziyade güneyden gelebilecek ufak tefek tehditlerle uğraşırken yardımına başvurulabilecek olası bir partnerdi.” Bunun meali gelecekte Sovyet Rusya değil Müslüman Orta Doğu ülkeleri Batı için sorun yaratacaktır. O yüzden bu ülkelerin dizginlenmesinde Türkiye’ye çok önemli roller düşecektir. Eğer Türkiye o ülkelerin lideri olabilirse Batının sorunlarını çok daha kolay çözebilecektir.
Bunun yanı sıra Huntington ısrarla demokrasi ve ekonomik kalkınmanın Müslüman toplumlarda nadir görüldüğünü ve Türkiye’nin Müslüman kimliği ile bunu başarabileceğini ve böylece kendisini Müslüman ülkelere daha kolay kabul ettireceğini savunup, Türkiye’nin Müslüman dünyanın Japonya’sı olabilecek potansiyeli olduğunu vurgulamaktadır. Kısaca Huntington Türkiye’nin önünde nurlu ufuklar olduğunu iddia etmiştir. Fakat Türkiye’nin bu nurlu ufuklara ulaşması için yapması gereken ‘ufak’ reformlar vardı.
Huntington’ın önerdiği reformların kalbi laiklik ile ilgiliydi. Yazara göre “fazla” laik olan Türkiye Müslüman dünyada lider ülke olabilmek için laiklikten taviz vermek zorundadır. Hatta kendisiyle yapılan söyleşilerin birinde Türkiye’nin laikliksiz demokrasiyi denemesi gerektiğini belirtmişti. Bu reformların yapılabilmesi için de Atatürk’ün mirasının şiddetli bir biçimde reddedilmesi gerektiği ve bunu Atatürk kalibresinde saygı duyulan ve meşru bir liderin yapması gerektiğini iddia etmişti.
1996 yılında Huntington bunları yazdığı sırada Türkiye’de ki hava Huntington’ın söylediklerinin tam tersi durumu işaret ediyordu. Her ne kadar iktidar da İslamcı bir parti olan Refah partisi olsa da kamuoyunda parti aleyhine ve laiklik yanlısı güçlü rüzgârlar esiyordu. 1997 yılının 28 Şubatında daha sonra post-modern darbe adı verilen bir hareketle Refah partisi iktidardan alaşağı ediliyor ve toplum “Türkiye laiktir laik kalacak” lafını şiar edinmiş bir pozisyon alıyordu. O sebeple o tarihlerde Huntington’ın yazdıklarının gerçekleşme şansının hiç olmayacağı düşünülüyordu.
Huntington’dan yaklaşık 12 sene sonra 2008 yılında Graham Fuller adlı CIA Türkiye masası eski şefi “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” ismiyle bir kitap yazdı. İlginçtir ki kitap Huntington’ın yazdıklarının devamı ve tamamlayıcısı olarak görülebilecek bilgiler içermekte. Müslüman dünyanın hala bir lider arayışında olduğunu belirten Fuller, Müslüman dünyanın, orta yerinde, kendi ifadesiyle, bir şampiyon görülmemesinden yakınmaktadır. Tıpkı Huntington gibi Atatürk’e mesafeli duran Fuller, Kemalist Türkiye’nin İslam’ın bir din olarak aşağılanmasına izin verdiğini iddia etmekte ve daha da ileri giderek Türkiye’nin büyümekte olan Batılı tehditlerine karşı Türk gücüne en çok ihtiyaç duyulan bir zamanda Müslüman gücünün zayıf düşürülmesini temsil ettiğine inanmaktadır. Halifeliğin kaldırılmasının bir hata olduğunu savunan Fuller Türkiye’nin “ılımlı” İslam’a yüzünü dönerek İslam dünyasının şampiyonu olabileceğini iddia etmektedir. Fethullah Gülen ve hareketine çok önem veren yazar Gülen tipi İslamcılığın demokrasiyle bağdaştığı için Türkiye’ye uyduğunu belirtmekte ve Kemalist Türkiye’ye alternatif bir model olabileceğini savunmaktadır. Esasında Fuller’ın Gülen hareketi hayranlığının, hareketin Batı karşıtı olmamasından ileri geldiği düşünebilir. Çoğu İslami hareket kendini Batı karşıtlığıyla var ederken, Gülen hareketinin Batı ile iyi ilişkiler içinde olması doğal olarak Fuller’ın hareketi çok takdir etmesinin nedeni olabilir.
Fuller’ın bu analizlerinin dayanağı Huntington’ın ortaya attığı Medeniyetler Çatışması tezidir. Her ne kadar Fuller kitabında Huntington’dan hiç bahsetmese de Türkiye’yi İslam âleminin lideri olarak Batı karşıtı bir pozisyonda görmek istemesi Huntington’ın söyledikleriyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Türkiye’nin Müslümanların lideri olabilmesi için Atatürk’ten ve laiklikten vazgeçmesi gerektiğini belirten Fuller, AKP ve Gülen cemaatini Türkiye’yi doğru yola soktukları için de ayrıca takdir etmektedir.
Fuller’ın kitabının ilginç bir özelliği de kendisinin Arap baharını 2008 yılında öngörmüş olmasıdır. Orta Doğu’yu kastederek “bölgede bir uçtan diğerine uzanan otoriteryen rejimler, liderlik ve meşruiyet konusunda derinleşen krizlere doğru sürüklendikçe ve eninde sonunda çöktükçe Türkiye’nin rolü çok daha önemli hale geleceğini ifade etmektedir.” şeklinde kurduğu cümlesi kelimesi kelimesine doğru çıkmıştır. Bu bağlamda Fuller’ın kitabıyla ilgili kitabına aldığı ilk yorumda ünlü stratejist Zbigbiew Brzezinski “Avrupa tarafından reddedilen bir Türkiye, Orta Doğu problemini Avrupa’ya taşıyacaktır” diyerek Huntington’ın Türkiye için biçtiği rolün aynısını kendisinin de biçtiğini ifade etmektedir: Batı ile Orta Doğu arasında tampon bölge rolünü oynayan bir Türkiye. Özellikle de Arap baharı sonrası iyice istikrarsızlaşan bölgede bir lider, bir model ülke olarak Türkiye.
Türkiye’nin kendine özgü olan ve diğer Müslüman ülkelerden ayrılmasını sağlayan laiklik ilkesinin zayıflaması gerektiğine abartı vurgu yapan iki yazarın da istediği “ılımlı” İslam’ın Türkiye’de yerleşmesidir. Tabii ‘ılımlı’ tanımı Türkiye özelinde farklılıklar göstermektedir. Az laiklik bol Müslümanlık formülü ile ifade edilebilecek bu “ılımlılık” Türkiye’de demokrasinin işleyişini etkileyen önemli bir konudur. Laiklik demokrasi arası ilişkiye çok da önem vermeyen yazarlar Türkiye’de demokrasinin önündeki en büyük engelin laiklik olduğunu ima etmekte ve az laikliğin bol demokrasi getireceğini iddia etmektedirler. Bu iddialarının ne kadar gerçekçi olduğunu ise önümüzdeki dönem öğrenme ihtimalimiz bir hayli yüksek.
Sonuç olarak Türkiye’nin Atatürk’ten ve kendine münhasır laiklik anlayışından vazgeçtiği takdirde uçuşa geçeceğine inanan veya Türkiye’yi inandırmaya çalışan çok önemli iki isim var ve şuan görünen tabloda Türkiye onların istediği yönde ilerliyor.

0 comments on “HUNTINGTON, FULLER VE TÜRKİYE

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: