09-KENTE KARŞI SUÇ POLİTİKA

İLHAN TEKELİ: KENTE KARŞI SUÇ YOK, İNSAN HAKLARI İHLALİ VAR

Özellikle Gezi Olaylarından sonra, yerel yöneticilerin ve hükümetin kent üzerinde aldığı kararlar daha çok tartışılmaya başlandı. Bu tartışmalarda kente karşı suç kavramının ön plana çıktığını görüyoruz. Ancak siz bu kavramı kullanmak istemiyorsunuz. Neden?

İki tane nedeni var. Birincisi; kente karşı suçu tanımlamak öyle kolay bir iş değil. İkincisi ise; Türkiye’de siyasetçilerde suç tanımlama ve suç üstünden insanları borçlu hale getirmek, onların üstünde bir suçluluk kaygısı yaratmak gibi bir gayret var. Özellikle son altı ayda yaşadıklarımızda, bu siyasetçilerin aklına geldiği yerde suç üretmesi; yahut Başbakanın yaptığı gibi ‘vatan haini’ ilan etmesi bana çok rahatsız edici geliyor. Ben bu meseleleri insan hakları üzerinden tartışmayı tercih ediyorum. ‘Bir kişi kente karşı suç işledi’ sözü yerine, ‘başka kentlilerin kentte yaşama haklarını ihlal etti’ demeyi daha uygun buluyorum. Daha iyi niyetli görüyorum. Bu genel vaziyet alışım suç üstünden değil; insan hakları üzerinden bu meseleyi tartışmak. 

Neden suç üstünden tartışmak doğru değil? Şimdi bir şeyin suç olabilmesi için; yaptığınız bir şeye suç denilebilmesi için çözümün ne olduğu hakkında oydaşma ve o çözüme karşı vaziyet alışlarında suçun ilan edilmesi söz konusu olmalı. Herkesin paylaşacağı ortak kent değerleri çok bilinmiyor; ancak insan hakları konusunda herkes anlaşmış durumda. O nedenle insan hakları üstünden yola çıkmak daha sağlam gibi geliyor. 

Tabi şöyle de düşünülebilir; neden kente karşı suç kavramı insanlara cazip geliyor? Dikkat ederseniz bunu genelde plancılar yapıyor. Onlar için plan bir “kutsal metin” ve buna karşı bir vaziyet almak, “kutsala karşı” vaziyet almak olarak görülüyor. Ve planı savunma güdüsüyle, plan dışı her şey suç ilan ediliyor. Bu doğru bir şey değil. Her yapılan planın en doğru plan, yahut toplumun tümü tarafından benimsenmiş bir plan olması söz konusu değil. O zaman onu suç kavramıyla nitelendirmek de söz konusu olmuyor. 

Mesela planı olmayan bir kent olsa (eskiden öyleydi); o zaman kente karşı suçu neye göre tanımlayacaksınız? Onun için çıkar yol “insan hakları” üzerinden tartışmaktır. İnsan haklarında bir çıkış yolu; ‘benim insan hakkım senin insan hakkını sınırlar’ noktasıdır. Bu kavramla, kentte yaşarken, bir arada yaşama kültürüne saygısızlık yapma ve bir arada yaşamanın gereklerini yerini getirmeme, insan haklarını ihlal olarak görülebilir.
Ben özellikle tarih konusunda siyasetçilerin kullandıkları ‘vatan haini’ gibi kavramları da kullanmamayı tercih ediyorum.
Siz kenti özne olarak kabul etmiyorsunuz. Kentliyi özne olarak kabul ediyorsunuz. Genel olarak plancıların, kente karşı suç olarak kabul ettiği Ankara’da Demir Kafes’i, Başkanlık Sarayı’nı, Atatürk Orman Çiftliği’ni, Çayyolu’nda yapılmayan metroyu konuşmak istediğimizde; bu olayları nasıl tanımlamak gerekir?

Bir belediye başkanı (yahut bir başbakan) aslında bir kamu yöneticisidir. Kamu yöneticisinin yapmak durumunda olduğu şey; kararlarını kamu yararına göre vermektir. Bunu yapmıyorsa; çıkar güderek, rüşvet alarak kararını; ya da uygulamayı değiştiriyorsa o zaman yaptığı bir kamu yöneticisi olarak suç işlemektir. Onun suçunun bir karşılığı var; usulüne göre yargısı ve cezası var. Ama her plan kararının kutsal gibi görülmesi, o plan yanlış olunca bir sorun oluşturur. Birçok konuda sosyal mücadele yapıyoruz, o planı değiştirmek için de mücadele edebiliriz. Bu bizim demokratik hakkımız. Bunu bir suç olarak göremezsiniz. İyi ve en doğru planın ne olduğu belli değilse; planı daha iyi hale getirmek için mücadele yapmak benim en doğal hakkım. 

Türkiye’de işlerin geldiği noktada Başbakan çıkıyor İstanbul’a kanal yapacağım diyor. Ve bunu topluma çılgın proje olarak sunuyor. Kamu yönetim teorisinde ‘başbakanlar çılgın proje sunar’ diye bir bölüm bulabilir misiniz? Başbakanın görevi çılgın proje sunmak değil. Görevi; derli toplu, düşünülmüş, toplumla müzakere edilmiş bir öneri geliştirmek. Bu konuşma biçimi AKP’nin post-modernist bir siyaset pratiği olduğunun da göstergesi. Yapmaya çalıştığı, estetize ederek gücünü meşrulaştırmak. 

Kente ilişkin iyi kararlar; ya da iyi kentler bu anlamda bir müzakere sürecini ve uzlaşmayı gerektiriyor. Karar vericiler ve o karardan etkilenenler arasındaki müzakere zeminini nasıl oluşturulmalı?

Tabi bu zemini şu şekilde düşünmekte yarar var; otoriter ve diktatöryal siyasal eğilimleri olan bir grubun katılımcı bir pratiği gerçekleştirme olanağı hemen hemen yoktur. Onun için ben genellikle demokrasi ahlakından söz ettiğim zaman şunu söylemeye çalışıyorum; demokratik sistem içinde eğer bir grup kendi iyisi, doğrusu, güzeline çok inanıyor ve bunu “müzakere edilmez” buluyorsa bundan demokrasi üretemezsiniz. Durum bu. Demokrasi ahlakı olmayanların bir demokrasi kurması beklenemez. Yaşanan sorun da budur. Müzakere, çoğulculukla ilgilidir. Katılımcı, çoğulcu pratiklerin olabilmesi için müzakere platformlarının oluşturulması gerekiyor. Müzakere platformu yoksa, kamu alanınız demokratik olarak çalışmıyorsa, olmaz. Medyanın yapısına bakılınca, Türkiye’de demokratik bir kamu alanı var mı; yok mu, belli oluyor. Dünyanın diktatör ülkelerinde bile başbakan o toplumdaki bütün ailelerin sabah-öğle-akşam zorunlu misafiri haline gelemez. 

Bu müzakere ortamını gerçekleştiremeyecek miyiz o zaman?

Gerçekleştireceğiz, demokrasimizin kalitesini arttırmak için müzakere ortamlarını gerçekleştirmemiz lazım.
Yerel yönetim seçimleri yapıyoruz. Bugün 20 kadar kamu kuruluşu, yerel yönetimine haber vermeden o kentte resen uygulama yapıyor. Şu aslında normal; bir yerellikle merkezin işleri olacaktır. Ama merkez emrivaki olarak orada iş yapıyorsa, orada demokrasiden söz edilemez; hatta vesayetten söz edilemez. Vesayette pasif bir kontrol vardır; çocuk koşturur, soğuk su içerken annesi ‘içme’ der. Bu vesayettir. Ama ona zorla bir şey içiriyorsa o vesayetin ötesindedir. Merkez resen birçok uygulamayı yapıyorsa; o yerellikte planlama olanağı kalmamıştır. Çünkü dış emrivakilikler her an sürpriz yapmaktadır. 

Başbakan, geçen genel seçimde İzmir’e ilişkin 35 proje ilan etti. Başbakanın böyle bir hakkı olamaz. Başbakan koşullarını çok iyi bilmediği, merkezden belli bir şekilde gelişmiş bir projeyi emrivaki olarak bir kentte sunuyor ve bunu bir hak olarak görüyor.  Demokraside, yerel yönetim ile müzakere etmeden olmaz bu. Nasıl müzakere edersin? Yerel yönetimlerin üst birlikleri var, yerel yönetimler konusunda çıkacak bütün yasaların üst birlikler ve hükümet arasında bir müzakereden çıkmış olması koşulunu getirirsiniz. AB sistemi tamamen o şekilde çalışıyor. 

Kamu yararı meselesi ile “iyi kent”i nasıl bağdaştırıyorsunuz? Birbirlerini nasıl etkiliyorlar?

Kamu yararı aslında çok da sarih, açık bir kavram değil. Kapitalist sistemin idare hukuku sistemi olabilmesi için “kamu yararı” kavramına ihtiyacı var aslında. Kamu yararı kavramı önemli bir saldırıya uğradı; denildi ki, ‘kamu yararı dediğiniz belirli bir sınıfın yararıdır. Orta sınıfın ve plancıların kavramıdır. Bir sınıfın kavramı genel kavram gibi konulmaya çalışılıyor’. Bu güçlü bir saldırıdır. ‘Hayır, değildir’ diye tartışmak kolay değil. 

Bizim plancılardan John Friedmann; Amerikan Planlama Derneği’nin dergisinde bir yazı yazdı ve o yazıda ‘biz kamu yararını çöpe atarsak elimizde narsist ve içsel egolardan başka bir şey kalmıyor. Bununla da toplumun yönlendirilmesi mümkün değildir’ dedi. Sonra da ‘The Good City’ diye bir kitap yazdı. Biz ‘iyi kent’ kavramını geliştirirsek, kamu yararı yerine iyi kent kavramını kullanabiliriz. O kitaptaki kavramların kamu yararı yerine geçmesine önerdi. Ama ‘good city’ üzerinde de bir uzlaşma olmadı. Zaten planlama tarihinde de çok sayıda ütopya üretilmiştir. Her ütopya kendine göre bir ‘good city’dir. Ama bunları aşan bir ütopya üzerinde dünyanın uzlaşmasını beklemek de kolay bir şey değil. Böyle tartışmalar yürürken 1996 yılında İstanbul’da Habitat-2 zirvesi toplandı. Bu bir kent zirvesiydi. Uluslararası toplantılar öncesinde BM’de bir mutfak çalışır. O mutfağın hazırladığı metin müzakere edilir. O müzakerelere ben de katıldım. Bir takım kavramlar getirdiler, İstanbul toplantısı bunun üzerine kurulsun, diye. Ben itiraz ettim; şehir üstünde konuşuluyor; fakat getirilen ilkelerde şehir yok. Genel demokratik ilkeler var; katılımcılık, yönetişim falan. Bir ilke koyalım; ‘liveability’ yani ‘yaşanabilirlik’ kavramı. Peki bunu nasıl tanımlayacağız? Friedman’ın kitabını al; işte yaşanabilirlik budur. Ama kimse bunu kabul etmez. İşte o zaman kimsenin itiraz edemeyeceği bir liveability tanımımız var; insan haklarının pratikte hayata geçirilmesidir, liveability. Kentle ilgili bütün “iyi şeyler” bunun içine sığabilir. Örneğin yaşam hakkı; ‘liveability koşulu olarak, sülfür dioksit oranının havada şu kadar olması gerekir’ dediğim zaman, kendi yaşam hakkımı kentte pratiğe geçirmiş oluyorum. 

Bu biyolojik bir örnek; ama asıl koşul ‘onurlu yaşam hakkı’dır. Tarihi eserleri korumak; benim kimliğimle ilgilidir ve onurlu yaşam hakkının pratiğe geçmesidir. Demek ki her şey bir çeşit insan haklarının kentte pratiğe geçmesi olarak yorumlanabilir. İnsan hakları kabul edildiği için de, senin oydaşma problemin ortadan kalkar. Ve o tartışmalarla bu ilke, toplantıya girdi. 

Kimsenin tartışamayacağı bir kamusal çıkar; ya da kamusal yarar kavramını nesnel olarak kuramıyorum. Üzerinde oydaşma olmuyor. Demek ki; kamu yararı da bir çeşit bireylerin tek tek uygulamalarının ve çıkarlarının bir araya gelmesi halinde ortaya çıkacak olumsuz bir etki olarak da tanımlanabilir. 

Yaşanabilirlik kavramı üzerinden gidersek, HES ve Nükleer Santraller kentin içinde olmadığı halde doğrudan kentlinin hayatını etkiliyor. Bunu kent hakkı, kentli hakkı üzerinden tanımlamamız mümkün müdür?

Mümkündür. Aslında bu çevre konularını tartışırken bir ele alış biçimi, insan yokken doğanın tümünü ele almaktır, ona ‘pristine state’ denir. Bir de; insanın varlığı halinde ne değişiyor, ona bakılıyor. İnsan dışındaki bütün canlılar, yaşadıkları alanda beslenme zinciri ve doğal kaynaklarla belirli bir denge içinde yaşarlar. ‘Taşıma kapasitesi’ denilen bir kavram var, bu diğer canlılar varken çalışıyor. Hangisi sayısını aşarsa ölür, sistem dengeye kavuşur. Ama insan farklı bir nesne. Kültür üretiyor, bilgi biriktiriyor, buradaki kaynakları yetmezse öteki taraftan kaynak getiriyor; burada tüketiyor. Taşıma kapasitesi, insan olduğu zaman anlamını yitiriyor. 

İnsanın olduğu bu sistemde başka bir kavram geliştirilmiş olunuyor; ‘Ayak izi’ kavramı. Biz şehirde yaşarken şehrin ayak izi oluyor. Diyelim ki Amazonlar’daki ağaçların kesilmesinde benim buradaki tüketimim etkili oluyor. Aslında bugünkü iletişim seviyesinde ve ulaştırma olanakları seviyesinde şehirde yaşayan her kişinin diğer yerde ayak izi var. Bizim ekolojik sistemimizin bütünlüğü gezegen seviyesinde, ölçek o düzeyde ve onun için o düzeyde kararlar gerekiyor. İnsan yaşarken, kendi bölgesine hapsolmuyor, diğer yerlerde de ayak izleri bırakıyor. Ve o ayak izleri dünyada her tahribatta dolaylı olarak burayı da etkiliyor. 

Bu tür analizlerde bunu yapmak kolaydır. Ancak HES’ler meselesine gelince; burada iş oldukça karmaşık bir hale geliyor. Çünkü ülke politikası ile ele alındığında Türkiye’nin çok ciddi bir enerji sorunu var. İnsanlar gelir düzeyi arttıkça daha çok enerji tüketiyor ve bunun da bir üretimi var. Doğal gaz ve petrol konusunda tamamen dışa bağımlıyız; bunun için de çözmemiz gereken; mümkün olduğu kadar içte enerji yaratabilmek. Hem ucuz olması bakımından hem de dışa bağımlılığımızın azalması bakımından. Nasıl fedakarlık edilecek? Zor bir şey. Özellikle enerji konusuyla ilgili çevreci itirazların tek başına değil de; bu enerji sisteminin tümü üstünden tartışılmasında yarar var.

Gazi Üniversitesi Ekonometri mezunu. SHP Gençlik Kolları Genel Başkan Yardımcılığı (1991-1995) ve CHP TBMM Milletvekili Danışmanlığı yaptı. SODEV'de Ankara Temsilciliği, Yönetim Kurulu Üyeliği ve Genel Sekreterlik görevlerini üstlendi. CHP Ankara İl Başkan Yardımcılığı (2011), CHP Çankaya İlçe Eğitim Sekreterliği (2011-2013) yaptı. Çankaya Belediye Meclis Üyesi (CHP 2014-2019) ve CHP Genel Merkez Kültür ve Sanat Platformu Üyesi. Bireşim (1995), Birlikte (2005) ve Politus (2010) dergilerini yayınladı.

0 comments on “İLHAN TEKELİ: KENTE KARŞI SUÇ YOK, İNSAN HAKLARI İHLALİ VAR

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: