Dergiler KIZLI ERKEKLİ YENİ MUHAFAZAKARLIK POLİTİKA

LEVENT ÜZÜMCÜ: BİRİ CESARET EDİP DOĞRULARI SÖYLEMEZSE KAVUK DA SAHİPSİZ KALACAK

Hepimiz sizi Sosyalist Enternasyonal’daki konuşmanızla siyasi biri olarak gördük, siyasetle olan bağlantınız neydi?

Siyasetle olan bağlantım aslında Marksist bir baba ile Maocu bir dayının akşam yemeği sohbetlerinden ibaretti. Onları biliyorsun, solun bir türlü aşamadığı devrimi yaptılar;ama nereden başlayacağının tartışmaları bitmedi. Biri köyden, biri kentten başlasın iddiasında. Babam bir dönem işçi temsilcisi olarak sendikacılık yapmıştı hepsi bu.

Bir röportajınızda sanatçıların kaçak dövüştüğünü söylüyorsunuz. Sanatçıların bir aydın sorumluluğu olmak zorunda mı?

Bu kaçak dövüşmenin nedeni şu; kazandıkları parayı korumak ve günü kurtarmak üzere kaçak dövüşüyorlar. Bugünkü rejimin destekleyicisinin sayısı benim camiamın içerisinde %1 bile değildir. Benim çevremdeki arkadaşlarımın pek çoğu bunu söylerken bir yandan da “Levent senin arkandayız” diyorlar. Ama hiç biri böyle şeyleri söylemiyor, “sen söylersen, seninle birlikteyiz” diyorlar. Bunu cesaret olarak görenler vardır içlerinde ama şunu anlatamıyoruz; sesini çıkartmadığın sürece sana yapılanları kabul ediyorsun. Başkasına yapılan haksızlığa sustuğun zaman o haksızlığın da bir parçası oluyorsun. Bunu ifade edemiyoruz. Günü kurtarmaya çalışıyoruz, maaşları, işleri, kazanılan paraları korumaya çalışıyoruz. Ama günü kurtarmaya çalışırken, yarınımızı kaybediyoruz.

Çok net bir şey söyleyeyim; kavuk Ferhan Şensoy’un elinde kaldı. Kavuğu verecek hiç kimseyi bulamıyor. Şunu söylüyor; bu kavuğu alacak olan kişi meddah olup, aynı zamanda çıkıp fikirlerini cesurca söyleyebilmeli. Halka söylenen yalanların değil; halkın gerçeklerinin yanında durmalı diyor.

Bu kadar kaçak dövüşerek elde edebileceğimiz hiçbir şey yok. Çok büyük parası olanlar da, çok önemli işler yapanlar da çıkıp topluma örnek olmalılar. Sustuğunuz sürece bu itibarsızlaştırma kampanyasının elemanı olursunuz.

Bunlar sizin Twitter’da sadece retweet eder dediğiniz grup mu? 

Retweet edenler; ya da hiç konuşmayanlar olabilir, konuştuğundan dönenler olabilir. Ben onları kastediyorum. Meclis başkanvekili çıkmış “kızlı erkekli öğrenci evi yanlıştır” diyebiliyor. Konuşmak için daha ne bekliyorlar bilmiyorum. Sesinizi çıkarmadan çocuklarınıza ne bırakacaksınız, neye güveniyorsunuz?

Bu kızlı erkekli tartışması yeni muhafazakarlık kavramını yeniden soktu gündemimize. Yeni muhafazakarlık dediğimiz zaman sizin kafanızda ne oluşuyor?

Genelde kılık kıyafete ya da saç sakala göre ayrılmayan bir durumları var. Çok şık giyinebiliyorlar. Babalarının jenerasyonundaki badem bıyıklar, kirli sakallar yok. Yeni jenerasyonda yeni muhafazakarlarda biçimsel olarak bir batılılık var; ama dine çok bağlı oldukları görülür.

Dini de modernleştirmeye çalışıyorlar kendi içlerinde, hiç biri dört kadınla evlenmiyorlar. Pek çoğunun eşinin başı da açık.
Sizin ulusalcılığın sınırında olduğunuzu düşünenler var…

Milliyetçiliğin her türlüsüne karşı bir insan olarak, nasıl ulusalcı olabilirim? Kürdün de milliyetçisine karşıyım, Türk’ün de milliyetçisine aynı şekilde karşıyım.

Kimi eleştiriyorsan, nefret ettiği kişi grubuna sokuyor seni. AKP’yi eleştiriyorsun seni darbeci yapıyor, BDP’yi eleştiriyorsun seni ulusalcı yapıyor, CHP’yi eleştiriyorsun…

Siz darbelerin sol üstünde tahribat yarattığından bahsediyorsunuz, sağ medyanın da 28 Şubat’ımız var bunu görmüyor musunuz diye bir yaptırımları var size karşı?

Yaptırım falan değil bu söylediklerin, sadece körlük. Başbakan demokrasi paketini açıklarken 27 Mayısçılar şimdi ayaklanacak dedi. 80 darbecileri ayaklanacak dedi mi? Onları var eden sistemdir 1980. Bu beyefendilerin hepsi gidip oy attılar. Hangi renk atmışlar acaba oylarını, şimdi çıksınlar açıklasınlar.

Türkiye’de solun sol, sağın sağ olduğuna inanıyor musunuz? Sol gerçekten Türkiye’de sol politikalar üretiyor mu?

İslamcıların uydurduğu bir şeydir bu. Sol soldur, sağ sağdır. Bugün okuduğum bir yazıda “Türkiye’de Gezi Parkı eylemlerine katılan herkes, solcudur” diyor. “Bakmayın siyaseten sağcıdır dediklerine, sen vicdan sahibisindir” diyor, “olayların karşısında duracak yüreğe sahipsindir” diyor.

Solculuk öyle bir partiyi desteklemekle olacak bir şey değil. Sol dediğin hikaye, vicdanla çok paralel bir hikayedir. Kendini sağcı zanneden, kapitalist sistemden ötürü sağcı partilere oy atan bir takım insanlar aslınca solcu olabilir. Ama bu demek değildir, sağ soldur, sol da sağdır. Sağ bildiğin sağdır, sol da insanların bilmediği bir soldur. Çünkü sol dediğinde dinsizlik, Allahsızlık, kitapsızlık gelir akla, gider kendini sömüren partiye oy atar.

2002 ya da 2003’tü; tiyatroda bir oyun sergiliyorduk. I. Dünya Savaşında İstanbul’un işgali ile ilgili bir oyun. Şeriatçı bir televizyon kanalından birileri gelmiş ve “Cumhuriyetin eliti olan sizler kendiniz için ne düşünüyorsunuz” dediler. “Ne cumhuriyetin eliti” demiştim.

Cumhuriyetle ilgili iki tane şeyden bahsedebiliriz. Kıymetini bilenler ve bilmeyenler. Cumhuriyetin elitleri diye bir şey yoktur. Bu sadece insanlara hedef gösterebilmek için uydurulan şeylerdir. Ne demektir cumhuriyetin eliti?
Ama o zaman anlıyorsun seni bir anda almış, “bu kesin zengin çocuğudur” diye cumhuriyetin eliti yapmış.

Şehirli bir insansanız politika her zaman sizin hayatınızda vardır demişsiniz.

Şehirli insanın yaptığı her şeydir politika. Ve bunu M.Ö 2500 yılında  söylediler zaten.

Güney Doğu’da Kuzey Irak Kürdistan özerk bölgesi ile ilgili bir şeyler yaşandı. Türkiye’nin milliyetçi ve ulusalcı olduğunu düşünen unsurları Türkiye bölünüyor dediler. Hiç kimse oturup da Türkiye Cumhuriyeti’nin dış ticaret hacmine bakmıyor. Bir bakabilir miyiz? Türkiye Cumhuriyeti’nin dış ticaret hacmindeki bir numaralı ülke kim? Almanya. İki numara ise Kuzey Irak Kürdistan Özerk bölgesidir; hacmi 11 milyar dolardır. Türkiye’de iş yapan her iş adamı Musul ve Kerkük ile çalışıyor.
Burada kapitalizmin değerleri üzerine kuruluyor her şey. Dershanelerin kapatılmasından tutun da, Diyarbakır’daki mitinge, rejimde görülen bütün değişikliklere varıncaya kadar bir çok şey, hep kapitalist temelli şeyler. Hep ekonominin ayakta durabilmesi için yapılan şeyler. O yüzden şehirli insanın yaptığını düşündüğü her şey politikadır diyorum.


​SOSYALİST ENTERNASYONAL KONUŞMASI

OĞLUM, BABAN KİM DİYE SORARLARSA…

80 yılı sonbaharıydı… Askeri darbenin birkaç hafta sonrası mahallede oyun oynarken işten eve dönen babam beni görüp yanıma geldi. Dedi ki “Oğlum tanımadığın birileri gelir de babanın adı ne, nerede oturuyorsun diye sorarsa, hiçbir şey söyleme…”

80 darbesi Türk solunun üzerinden bir silindir gibi geçti. Böylesine kurak bir coğrafyada yetişmesi çok zor olan sol düşünce, 80 darbesinden sonra kendini bir daha toparlayamadı. 80’ler bizim için gencecik insanların mahkeme kararıyla yaşlarının büyütülüp asıldığı bir cuntanın onulmaz yaraları demektir.

Batı medeniyeti için 80’lerse kapitalizmin demokrasiyle dansının en ateşli yıllarıdır. Köprünün altından çok sular aktı. Artık kapitalizmin demokrasiyle dansı yavaş yavaş bitiyor. Para kazanma hırsının kör ettiği insanoğlu, doğanın kaynaklarını bir canavar gibi eskisinden çok daha hızlı bir şekilde kemiriyor.

Bugün Türkiye’de bizim payımıza düşense oylarımızla seçilmiş kişilerin gerçek yüzlerini en vahşi şekilde ortaya çıkışının korkunç gerçeğidir. Siyasetin ticaret haline geldiği, muhalif avukatların adliye binasından polis zoruyla çıkarıldığı, örgütlü cehaletin örgütlü faşizme evrildiği bir hale aldık. Bugün ülkemizde halk muhbir olmaya özendirilmekte toplumun genelinin ahlaki değerlerine karşı olarak lanse edilen hayatların dinlenmesi, gözlenmesi ve ihbar edilmesi normalleştirilmektedir.
Taksim Gezi Parkı olayları her geçen gün otoritesini sertleştiren huzursuz ve saldırgan bir provokatörün körüklediği bir şehir eylemidir. Bu hasta psikolojinin klonları sokaklarda ellerinde panolarla gözyaşartıcı silahlarıyla bizlerin üzerine yakın mesafeden öldürmek ve sakat bırakmak için ateş açarken biz sadece küçücük bir parka tutunduk. Peki kimler vardı Gezi Parkı eylemlerinde?

Söyleyeyim; Hrant Dink cinayeti ardından protesto yürüyüşüne katılanlar, özerk üniversite isteyen lise ve üniversite öğrencileri, anadillerinde eğitim isteyen Kürtler, anti kapitalist müslümanlar, ülkemizin kurucu liderine “iki ayyaş” denilmesini hazmedemeyenler, lezbiyen gay biseksüel transseksüel dernekleri, sanatın her dalının tüm emekçileri, işçişer, memurlar, esnaflar, çocukları parkı işgal etmiş ve polisin acımasızlığından kaygılı anneler babalar… kısaca toplumun her kesiminden ötekileştirilmiş, hakir görülmüş, rejimin yöneticileri tarafından bitmeyen bir kan davasının muhattabı sanılan bir halk.

Demokrasiyi bir araç olarak gören ve kendine muhalif herkesi ve herşeyi itibarsızlaştırmak, ezmek ve mümkünse yok etmek peşinde koşan bir liderin ardından sürüklenen, Gezi Parkı eylemlerinin karşısına konulmuş ve kendilerini hiç çekinmeden yoba olarak tanımayan paramiliter güçler de cabası.

Parktaki bütün insanlar için söyleyebileceğim ortak şey, vicdan sahibi olmalarıdır. Ahlak denilen kavramı iki bacak arasından ibaret “sanan ve sandıran” yalancıların, hırsızların ve onursuzların karşısında dimdik durarak direndi bu vicdan sahibi insanlar. Bu vicdan sahibi insanların tek dileği hayatlarını özgürce yaşamaktır.

Demokrasiyi seçim döneminden seçim dönemine oy atmak olarak görmeyen ve haklı taleplerini eylem yaparak duyurmaya çalışan Gezi direnişinin güzel insanlarını ve etkili eylemlerini, biliyorum ki anlamak için araştırdınız. “Türkiyede neler oluyor?” diye merak ettiniz. Belki de, Kuzey Afrika, Orta Doğu ya da Wall Street eylemleriyle karşılaştırma ve o eylemler üzerinden anlamaya çalıştınız olup biteni. Öncelikle şunu söylemeliyim Wall Street eylemlerini bitiren polis şiddeti, Gezi eylemlerini başlatan etkidir.

Kuzey Afrika ve Orta Doğu eylemlerinin farkı ise, neredeyse yüzyıldır türlü diktatörlükler tarafından yönetilmeye karşı, ekonomik temelli isyanlardır. Türkiye’deki olayların fitilini ateşleyense yaşam tarzlarını ve alanlarını korumak isteyen insanların devlet tarafından korkunç bir şekilde dövülmesidir. Kendimize başbakan olarak seçtiğimiz kişinin bir anda herbirimizin yaşam koçu olma hevesidir.

İnsanların nerede ne içeceğine, kaç çocuk yapacağına, kaç yıl okula gideceğine, 18 yaşını aşmış üniversite öğrencilerinin evlerde kim kim oturacağına, mizahın nasıl yapılacağına, karşı fikir üretilmesini suç sayılmasına, kimin namuslu olduğuna, yaşam tarzımıza dair karar verme yetkisini kendisinde bulmasıdır.

Biliyorum, bizler dünyanın çeşitli ülkelerinden Türkiye’nin yükselen bir değer olarak gören insanları tanımaktasınız. Ordunun devlet yönetiminden elini çektiği daha demokratik bir Türkiye imajına sizlerin arasında bile inanmış olanlar vardır. Ancak bugün gelinen nokta sokakta, okulda, işyerinde, bilgisayar başında, spor karşılaşmalarında ülkenin siyasi lideri tarafından kamplaşmaya itilen bir ülke resmidir.

Kapitalizm ülkemizde böyle vücut buluyor, ezip yok sayarak, hakir görüp itibarsızlaştırarak varlığını sürdürüyor. Evrensel hukukun değerleri kabul edilmedikçe, hukuk gelip geçen yönetimlerin oyuncağı oldukça, insanların siyasi kararları, inançları üzerinden domine edildikçe düzlüğe çıkmamız mümkün değil.

Gezi direnişinde de çok defa slogan olarak söylediğimiz ve günümüz zengin ülkelerin yöneticilerinin anlamak zorunda oldukları şudur ki: KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA. YA HEP BERABER YA HİÇ BİRİMİZ.

Bu bir serzeniş konuşması değil o yüzden Çözüm önerilerimi paylaşmak istiyorum.

Sivil Toplum Kuruluşlarının özgür çalışmasını, desteklenmesini ve hatta okularda müfretada girmesini öneriyorum. Her çocuk, okul yaşamında toplum hizmetinde bulunursa, empati, yardımlaşma, toplumsal bilinç ve anlam verme gibi konularda gelişeceğimizi düşünüyorum.

Ülkemiz için son derece gerekli olan yasama, yürütme ve yargı bağımsızlığının yani güçler ayrılığının, değiştirilemez şekilde güvence altına alınmasını öneriyorum.

Danışıklı dövüşlerle ancak George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” oluruz. Çocuklarımız için okullarda münazara dersleri olmasını öneriyorum. Münazara dersinde bir görüşü savunan öğrencilerin, aynı görüşü yeren öğrencilerin karşısında yer değiştirmesini öneriyorum. Ki, bir kafa bin şekilde düşünmeyi öğrensin, bin kafa bir şekilde değil.

Sanat, insanın kendini ifade etmesinin ve topluma ayna tutmasının en zengin sofrasıdır. Biz sanatçılar daha çok ve daha çeşitli üretelim ki, ürettklerimiz herkese ulaşsın.

Gerçek demokrasi bir temsiliyetse, haydi gelin seçim barajını düşürelim.

Astığım astık, kestik diyenlerin politikaları yetti artık! Birbirini anlamaya, herkesin varlığını güvence altına almaya, Anadolu gibi kültür çeşitliliğinin en zirvede olduğu bir coğrafyada bunun güç olarak algılanmasına dair politikalar üzerinde çalışılsın. Farklılıklarımıza rağmen bir arada yaşama için, üretmeye, paylaşmaya devam edelim.

Yıl oldu 2013.

Gezi Parkı direnişinin ardından sosyal medyayı etkin kullanmamızı baltalamak isteyen tırnak içinde demokrasi aşığı yöneticilerimiz, kendi rejimlerini destekleyenleri bilgisayar başına koyup aklı fikri vicdanı hür bizlere karşı sanal bir savaş başlattılar. Sistemli bir şekilde parti eliyle koordine edilen bu kişilerin küfürleri, itibarsızlaştırma çabaları ve tehditleriyle yaşamaya çalışıyoruz.

1980’den beri dünya çok değişti. Ben ise geçen yaz sokağa oynamaya çıkan büyük oğlum Ada’ya dedim ki, “oğlum eğer birileri gelip de baban kim diye sorarsa…”

0 comments on “LEVENT ÜZÜMCÜ: BİRİ CESARET EDİP DOĞRULARI SÖYLEMEZSE KAVUK DA SAHİPSİZ KALACAK

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: