EKONOMİ Dergiler ŞEHİRLER VE KENTLER

MEHMET ALİ KILIÇBAY: ÖZGÜRLÜK OLMADAN MEDENİYET OLMAZ

Şehirler ve kentler arasında kavramsal ayrım var mıdır? Siz şehir ve kentleri nasıl tanımlıyorsunuz?

Hayır yoktur. Sonuçta bu benim icadım, Başbakanınki de kendi icadı. Benim ayırımım tamamen sübjektif bir ayırımdır. Literatürde, bilim dünyasında, dil biliminde (linguistic) olmayan bir ayırımdır.
Kent, şehrin öz Türkçe karşılığıdır. Aslında şehir dediğin zaman da, kent dediğin zaman da aynı şeyi ifade ediyorsun. Ben böyle bir ayırım ihtiyacı hissettim çünkü Fransızca, İngilizce gibi batı dillerinde şehri ifade eden yirminin üzerinde kelime vardır. Bunlar farklı farklı şehir tiplerini ifade etmektedir. Sadece şehir ve kent kelimesine sıkıştığın zaman o zaman New-York ve Hakkari’yi aynı kefenin içine koymuş oluyorsun. Bu sıkıntı veren bir durumdur.
Aslında şehirleri çok başka şekillerde ifade etmek için kelimelere ihtiyacımız var. Metropol, megalopol, dünya şehri, liman şehri, dini şehir gibi ortaya çıkan pek çok kelime var şehrin büyüklüğüne ilişkin olarak. Bütün bunlar batı dillerinde ayrı kelimelerle ifade ediliyor, Türkçe de edemiyoruz. Ben de dedim ki; daha dişi şehirlerimiz var, daha erkek şehirlerimiz var. Bunu Türkçedeki iki farklı kelime ile ifade etmek istedim. Bana dişi gelenlerine şehir, bana erkeksi gelenlere de kent dedim. Bu tamamen bana ait bir ayırımdır. Aslında böyle bir ayırım yok bu ayrım sübjektif bir ayırım.
Bu ayırma gidilmesinin nedeni uygarlık meselesi midir?
Şehrin medeniyet kaynağı olduğu meselesine gelince, şehir pek tabi ki medeniyet kaynağıdır. Şehir batı dillerinde civilization kelimesi civitas kelimesinden gelir, şehirli olmak şehirde yaşamak demektir. Doğudaki medeniyet Medine’den gelir Medine şehir demektir. Uygarlık sözcüğü ise Uygur’dan türetilmiştir çünkü ilk şehirli olanlardır. Bağlantısı son derece açıktır.
Başbakanın ifadesinde, doğu şehirlerinin medeniyet ürettiği batı şehirlerinin medeniyet üretmediği iddiası aslında son derece yanlıştır. Tartışmaya açık değildir. Tarihi gerçeklerin ortaya koyduğu üzere son derece yanlıştır çünkü bir kere batı şehirleri ne kadar dışlayıcı ise doğu şehirleri de o kadar dışlayıcı olmuştur. Hatta doğu şehirleri daha dışlayıcı olmuştur.
14.yy’da bir Alman atasözü vardır “şehir havası özgür kılar”. Bu şu demektir; şehre gelen insan bütün feodal bağlantılardan kurtulur ve özgürleşir. Doğu’da böyle bir şey yok. Orada şehre gelen insanın özgür olması mümkün değildir. Doğuda şehre gelenler hala padişahın reayasıdır. Yani ister köyde yaşasın, ister şehirde yaşasın, ister büyük tüccar olsun, isterse küçük bir amele olsun fark etmez. Bunlar askeri sınıftan ya da ilmiye sınıfından değilse hepsi özgür olmayan bağımlı kişilerdir.
Batı, şehirlilerini özgür kılmasına rağmen doğu, şehirlilerini özgür kılmamaktadır. Hâlbuki medeniyet ancak özgürlüğün üzerine inşa edilebilir.
MEYDANLAR
Batı şehirleri ve doğu şehirleri arasındaki temel farklılıklardan biri meydanlardır. Batı şehirlerinde bir temel kamusal alanı vurgulayan meydanlar vardır. Buna İtalyancada piazza denilmektedir. Piazza bize Türkçe’de iki kelimeyi birden vermiştir. Hem iktisadi anlamda kullandığımız piyasa, insanların karşı karşıya geldikleri yer, fiyatların oluştuğu yer anlamında hem de aynı zamanda dolaşılan yer. Piyasa yapmak lafı işte buradan gelir. Buna karşılık doğu şehirlerinde meydan yoktur. Yani insanların kamusallıklarını yaşayacakları, bir araya gelecekleri, ticaret nedeniyle, sırf karşılaşmak için bir araya gelecekleri, itiraz etmek için, protesto etmek, gösteri yapmak için bir araya gelecekleri meydan yoktur.
ÖZGÜRLÜKLER
Bu da yetmez, insanları özgür kılmak ne demektir? İnsanları cemaat cenderesinden kurtarmak demektir. Yani doğumla içine düştüğün bu cendereden kurtararak birey olmasını sağlayacak ortamın sağlanması demektir. Doğu şehirlerinde bu yoktur, herkes mahallesinin içine mahkûmdur. Müslüman Müslüman mahallesinde, Hıristiyan Hıristiyan mahallesinde, Yahudi Yahudi mahallesinde oturur. Bir musevinin bir İslam mahallesinde oturması veya bir müslümanın Hıristiyan mahallesinde oturması mümkün değildir. Meşhur bir lafımız vardır, Müslüman mahallesinde salyangoz satmak, yani herkes kendi dinsel cemaati içine kapatılmıştır.
KADININ YERİ
Doğu şehirlerinde kadınların sokağa çıkması mümkün değildir. Kadınlar kendi başlarına sokağa çıkamazlar, mutlaka yanlarında bir erkek olması gerekir. Bu da toplumun en azından yarısının kamusallık dışında olduğunu göstermektedir. Özgürlük alanı onların uzağındadır. Bu açıdan da bakınca hangi medeniyet diye sormak lazım. Buradaki medeniyet nasıl bir medeniyet? Bu antik bir medeniyet, eski yunan medeniyeti gibi bir medeniyet. Çünkü eski yunan medeniyetlerinde de kamusal alan sadece erkeklerden meydana gelmektedir, kadınlar sokağa çıkamaz. Erkekler elbette sadece özgür erkeklerdir.
TOPLUMSAL SINIFLAR
Vatandaş sadece erkek, özgür, toprak ve köle sahibi olanlara denilir. Bunun dışında kalan herkes sistemin dışında kalmıştır. İşte doğu şehirlerinde de herkes sistemin dışında kalmıştır. Sadece belirli sınıftan olanlar askeri ve ilmiye sınıfından olanlar. Askeriye bile özgür değildir onlar da padişahın kuludur.
Burada dört önemli nokta anlattık; meydanlar, kadının toplumdaki yeri, özgürlükler ve sınıf.
HAKLAR
Bunlara beşinci olarak hakları da eklememiz gerekir. Batı kentlerinde özellikle rönesanstan itibaren başlayarak haklar belirginleşmeye ve öne çıkmaya başlamıştır. Hâlbuki doğu toplumunda imtiyazlar vardır. Padişahtan sadece kendine ait olmak üzere bir şeyler elde edersin, bu sadece sana senin grubuna tanınır. Örneğin dericiler loncasısın ve bu lonca adına geceleri yük taşıma imtiyazını elde ettin ancak diğer loncalar bunu elde edemedi. O zaman bu hak değil imtiyaz olur. Doğu toplumu imtiyaz üzerine dayalıdır. Yeniçerilerin kazan kaldırmalarını da buna örnek olarak verebiliriz.
İşte Rönesans’la oluşan doğu ve batı toplumunu temelde ayıran noktalardan biri de haklardır. Özgürlük ve haklar üzerine değil imtiyazlar üzerine dayalı bir doğu toplumu söz konusudur. Buradan çıkabilecek uygarlık nasıl olur bunu da tartışmak lazım.
Peki; başbakanın bu kavramsallaştırmaya giderken tanımladığı alan böyle bir alan mı? Gezi olaylarına baktığımız zaman meydan, haklar, özgürlük meselesi karşımıza çıkıyor. Bu da tarif ettiğiniz doğu kentlerine bir özlem olarak beliriyor.
Evet, ancak bu bağlantıya, doğu toplumlarının aynı zamanda itaat toplumu olduğunu da eklemek lazım. İnsanların oylarını belirttikleri ve bu oyların karşılıklı tartışma sonucu, genel iradeye gidildiği ve demokrasi yolunun döşendiği bir siyasi yapı yoktur. Kitleler -istisnasız herkes- siyasetin dışındadır. Siyaset sadece saraydadır. Padişahın kararları neredeyse ilahi kararlardır. Çünkü padişah Zillullah-ı fi’l alem (tanrının yer yüzündeki gölgesi) o zaman padişah iradesi neredeyse tanrı iradesi olunca buna da itiraz etmek, kabul etmemek mümkün olamaz. Yarı kutsallık içinde son derece daraltılmış bir siyasi yapılanma ile haklar ve özgürlüklerden bahsetmek söz konusu olamaz. Ancak imtiyazlardan söz edebiliriz.
Bu toplumsal yapılanma içinde de herkesin kendi kutusuna konulduğu bir dolap söz konusu olur. İnsanlar arasında çarşıda pazarda birkaç alışveriş dışında temas olmaması, mesafeli ve dikkatli olunması gereken, Hıristiyanların Müslümanlara, Yahudilerin hepsine karşı dikkatli olduğu bir ortam var. Kimse kimsenin yediğini yemez, giydiğini giymez. Kıyafetler belirlenmiş, kimin ne giyeceği, ata binecek olanlar, köle edinebilecekler belirlenmiş vaziyette. Serbest iradeyle alabileceğin kararlar son derece sınırlı. Ancak evinde ne yiyebileceğin konusunda karar verebilirsin o bile sınırlıdır çünkü fiyatlar bazen çok yükselir.
Eğer serbest iradenle karar veremiyorsan, tüm kararları senin adına bir yüce makam veriyor ve ön belirlenmişlik içinde yaşıyorsan ve bu aynı zamanda bir değişmezlik algısı içindeyse (çünkü nizam-ı alem düşüncesi söz konusu) bu da Osmanlı’da değişmez dünya düzenini algılamaktadır. Bu düzenin değişmesi büyük bir felakettir. Eski düzene geri dönelim, düzen bozuldu tartışmaları olur. Şimdi burada herhangi bir değişme sisteme yapılan karşı bir hareket olarak algılandığından yeni bir düşüncede üretemezsin. İhanet terimleri içinde algılanır. Osmanlıda bid’at denilen eski köye yeni adet getirmek olarak kabul edilir ve bu da beğenilmez.
Düşünceleri böyle olanlar çok zarar görür. Onun için yenilikler, ilerleme, değişim tevhiv edilmiştir. Osmanlılar 16.yy hangi kıyafeti giyiyorlarsa, 2. Mahmut reformlarına kadar aynı kıyafeti giymişlerdir. Hayatlarının hiçbir yerinde, yaşam tarzları hatta mimarisi dahil olmak üzere hiçbir değişim söz konusu olmamıştır. Üst yapısal kurumların tümü olarak algıladığın zaman uygarlık değişmeyi de içeren bir şeydir. Değişim, yönlerde farklılaşma olmuyorsa o zaman uygarlığa başka bir terim bulmak lazım. Kültür demek lazım aslında çünkü değişmeyen, yer edinen, ölünceye kadar değişmeyecek olan kültürdür. Büyüklerin yanında bacak bacak üstüne atmamak, kibar yemek yemek. Bunları, uygarlık olarak adlandırmamak gerekir. Her toplumun her toplum kesitinin bu şekilde yaşam, davranış reçeteleri vardır. Oysa uygarlık hukukuyla, sanatıyla, bilimiyle, bütün üst yapısal kurumlarıyla bize kocaman bir dünya çizen, algılatan çok daha üst bir alandır. Bu alan içinde katkılar ve değişim yoksa o zaman biz kültürü uygarlık mı zannediyoruz sorusu gündeme gelir.
Tam da bu noktada AKP’ nin günlük hayata müdahalesine örnek verebilir miyiz? İçki meselesi, kadınların doğum şekli ve 3 çocuk meselesi gibi müdahaleleri ile eskiye dönüş arayışı mıdır?
Hayır. Eskiye dönüş değil ancak doğrunun tarifine sahibiz zannediyorlar. Kendi bildikleri, kendi doğrularının herkesin doğrusu olduğunu zannedecek kadar o doğruyu büyük harfle doğru zannediyorlar. Hâlbuki demokrasi demek farklı doğruların bir arada yaşaması demektir. Hakikat ve doğru birbirine karıştırılmamalıdır. Birbirimizin doğrularını kabul etmek zorunda değiliz. Doğruların dayatılması, dayatılmaya çalışılması kötü bir şeydir. Bu hem antidemokratik, despotik ve otokratik bir şeydir, kabul edilemez. Sonuçta farklı doğrularımız var ve demokrasi bunun için gereklidir. Tek doğru olsaydı onu bulurduk ve onun peşine takılır giderdik, seçimlere de gerek kalmazdı. Hepimiz dünyayı farklı algıladığımız, farklı doğrulara sahip olduğumuz, doğruyu bulamadığımız için demokrasi var. Tek doğru var o da budur dediğimiz zaman işte orada demokrasi bitmiştir.Burada toplumsal düzenleme siyaset alanında da bir Cumhuriyet ve Osmanlıcılık hesaplaşmasını gündeme getirdi. Tüm bunlardan yola çıkarak bu durumun olduğunu düşünüyor musunuz?
Başbakanın kafasındakileri tam olarak bilemem. Algıladığım kadarıyla tam olarak cumhuriyetle demeyelim çünkü Fransa’da, İtalya’da, Polonya’da cumhuriyet. Cumhuriyetle hesaplaşma, bizim cumhuriyetimizle de hesaplaşma değil de Osmanlı’nın ihyası için bir hareket olduğunu görüyorum.
Bunu biz cumhuriyetin kentlerinden, Osmanlının kentlerine diye okuyabilir miyiz?
Evet, öyle bir çıkarım yapabiliriz. Cumhuriyet kent kurdu hâlbuki bizim şehirlerimiz vardı gibi. Ancak tabi bu kurulan kentlerden nereleri kastediliyor?
Başbakan Selçuklu ve Osmanlı’da inşa edilen şehirlerin örneklemeleri getirmiş. Ancak metni okuduğumuzda, bir İstanbul Ankara karşılaştırması olduğunu düşünüyoruz.
Bu varsayımı doğru sayarak bir irdeleme yapalım. Osmanlı ve Selçuklu hiçbir yeni şehir kurmadılar, var olan eski Yunan, Roma veya Ermeni şehirlerini Osmanlılaştırdılar. Osmanlının kurduğu tek şehir Mamurat’ül Aziz yani Elazığ dediğimiz yer. Harput’un biraz ötesine kurulmuş bir şehirdir. Onun dışında benim bildiğim Osmanlının veya Selçukluların siyaseten egemen oldukları coğrafya içinde kurdukları bir tane şehir yoktur.
Başbakan konuşmasında, tam aksi yönde. Selçukluda ve Osmanlıda inşa ettiğimiz böyle şehirlerin hayali ile yaşıyoruz. Bizim ecdadımızın inşa ettiği, ecdadımızın yaşadığı, ecdadımızın ilham aldığı o güçlü şehirleri biz bugün aynı şekilde inşa etmek, imar etmek için mücadele veriyoruz. Elbette işimiz hiç kolay değil diyerek devam ediyor.
Belki de bu inşa başka bir anlamda kullanılıyor. Bir şehir hayatını inşa etme anlamında, bir şehir yapmak değil de.
Ne şekilde okursak okuyalım şöyle bir tavsiyem olur, seyahatnamelerin okunması lazım. Evliya Çelebinin seyahatnamesi, yabancı seyyahların yazdığı da dahil olmak üzere. O zaman İstanbulun manzarası ortaya çıkar. Yanmış boş arsalar, yıkık dökük evler, daracık sokaklar ki iki kişinin yan yana geçmesi oldukça zordur, bulaşık ve tuvalet artıklarının sokağa atılması ve bu yüzden sokakların kokması. Sadece denizden manzarası güzel olan bu şehir, içine girdikçe bir viranedir. Ve bunu hangi seyyaha bakarsanız bakın görürsünüz. Halkın oturduğu evler küçük ve alçak evlerdir. İki buçuk, üç metre tavanlı evler yoktur. Girdiğiniz anda boynunuzu bükmek zorundasınızdır. Dükkânlar aynı şekildedir. Bugün hala İzmir’de Kemeraltı, Ankara’da Çıkrıkçılar yokuşu veya İstanbul da eski ticari mahallelerde benzerlerini görmek mümkündür. Hanlara bakın, altı dükkândır, üstünde yatılan yer vardır yüksekliği taş çatlasın bir, bir buçuk metre kadardır. Sultanların yaptırdıkları camiler, büyük saraylar vardır ama İstanbul ahşap bir şehirdir. Bir yangın geldiği zaman alır götürür ve bu defalarca yaşanmıştır. Onun için sokakların izleri her seferinde değişir. Hatta yangından sonra yeniden yapılmaya başlandığı zaman herkes evini biraz daha büyütmek için sokağa taşar, sokak kalmaz ortada sonra. Ve bütün İstanbul böyledir. Başka şehirlere de bakalım. Kayseri, Sivas, Konya bir sürü monografiler var. Nereye bakarsak bakalım hepsi aşağı yukarı aynıdır. Birkaç tane konağa bakarak o şehri değerlendirmek mümkün değildir. Öncelikle halk nerede yaşıyor, nereden alışveriş yapıyor, ne yer ne içer, nasıl ibadet ediyordu ona bakmak gerekmektedir.
İstanbul Ankara karşılaştırılması yapıldığında ise, Ankara’nın başkent olması Osmanlı taraftarlarını oldukça rahatsız etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman, Osmanlı’dan farklılığı vurgulamak için başkenti mutlaka İstanbul dışında kurmak zorundaydı. Anadolu ihtilali veya Mustafa Kemal devrimi dediğimiz bir devrimdir. Devrimde devirdiğinin üstüne bir şey yapmazsın, ondan kopuşunu ifade etmelisin. Cumhuriyet, Osmanlıyla beraber İstanbul’u da devirdi, geldi Ankara’ya kuruldu. Konya’da, Sivas’ta olabilirdi. Mutlaka Ankara olması gerekiyordu diyecek bir Ankara şoveni değilim ancak madem ki, Ankara’ya kuruldu artık cumhuriyetin başkenti Ankara’dır ve bu tartışılamaz.
Son yılların en büyük tartışma konusu, Ankara’yı Ankara yapan pek çok kurumun İstanbul’a taşınması. Merkez Bankası’nın da taşınmasıyla, Meclisin ve bakanlıkların dışında bir kurum kalmayacak. Bu İstanbul’un başkent olması hayalinin ürünü müdür?
Samimi olarak söyleyebileceğim, Ankara olanaklarının farkında değil. Ankara bugün hiç gözükmemesine rağmen endüstri ve üçüncü sektörün, kamu sektörünün kat ve kat aştığı bir şehir haline geldi. Kamu sektörünün Ankara ekonomisine katkısı yüzde sekiz. Bütün başkenti İstanbul’a taşısalar ne olur. Bu görüşüm objektif ve ekonomik açıdan. Ankara endüstrisi ve ümit ettiğim bir süre sonra başlayacak olan turizmi çünkü Ankara bu konuda büyük olanaklara sahip, ancak kullanılmıyor. Kale içinde arastası olan yegâne şehir Ankara bu başlı başına müthiş bir turizm olanağıdır ancak kullanmıyorlar orası gecekonduya teslim edilmiş şimdi de gayet kötü restorasyonlarla ikinci defa berbat ediliyor. Ama Ankara’nın olanakları gerçekten oldukça fazladır. Başkent İstanbul olursa İstanbulun trafiği daha da keşmekeş olur. Pendik’te oturan Sarıyer’de memurluk yapacak bu orada oturanları zarara sokmaktır. Ve onlarda bunu istiyorlarsa ben buna bir şey diyemem.
Kent-şehir tartışmasından baktığınızda, Gezi Olaylarını nasıl yorumluyorsunuz?
Bu aslında biraz balonun şişip, en zayıf olduğu yerden patlamasına benzemektedir. Balon şişti ve en zayıf yer olan çevreciliğe geldi. Bu hassasiyete herkesi katabilmek mümkündür. Bu politik olmayan bir patlamaydı ve yavaş yavaş politikleşti. Ancak hala tam olarak politikleştiğini söylemek mümkün değil.
Ancak bilinmelidir ki, balonun başka zayıf yerleri de var. Burayı şimdilik yamadılar. Bambaşka yerlerden patlayacak. Buna örnek Beyoğlu’na masa konulmamasını, liglerin başlamasıyla maçlarda patlamasını verebiliriz. O kadar çok zayıf nokta var ki, o kadar çok şişti ki artık birçok yer var patlayacak. Bunlar sırayla patlayabilir, aynı anda pa
layabilir veya balon olduğu gibi patlayabilir. Burada balondan kastettiğim AKP değil, şu anda Türkiye’de yaşadığımız hayat.
Meseleyi siyasileştiremedi dediniz ama Gezi Olaylarının kentlere siyaset alanı olarak yeniden siyasi bir tanımlama yaptığı söylenebilir mi?
Siyaset tamamen kentsel bir olaydır. Siyaset oy vermek değildir ki. Oy vermek siyaset ve demokrasinin marjinal bir unsurudur. Olmasa da olur. Sonuçta bütün yurttaşlar eşit değil mi kurayla da seçeriz. Demokrasiyi, seçimle özdeş kılmamak lazım. Demokrasi her şeyden önce ifade, davranış, bireylerin birbirine haklar bakımından eşitliğidir, özgürlüğüdür. Bir kişi ile yüz beş milyonun hakkı eşittir.  Hiçbir hak ziyan olmamalıdır. Kimse kimseye bir şey dayatmamalıdır. Bunların hepsi siyaset alanıdır. Eğer ben meydanlara çıkamıyor, konuşamıyorsam, bağıramıyorsam o zaman ben ne şehirde yaşıyorum ne de demokraside yaşıyorumdur.
Son 20 yılın Ankara’sına bakarsak, büyüme şekli, dağınıklığı. Bir başkent olarak Ankara’nın yeniden imar edildiğini düşünür müsünüz?
Ankara çok ve lüzumsuz yere büyüdü. Ankara’nın beş milyonluk bir şehir olması gerekmiyordu. Türkiye’nin başka gerçeklerinden ötürü bu oldu. Ancak olmaması mümkün şeyler de vardı.
Mesela üst geçitler, bunlar şehri son derece çirkinleştiren şeyler. Son 20 yıl aslında İ.Melih Gökçek dönemidir. Ve benim O’nun yaptığı hemen hemen her şey sinirime dokunuyor. Üst geçitler, alt geçitler ve onlara yazılan “yüz günde yapıldı hayırlı olsun” yazıları sinirime dokunuyor.
Sonuçta bunları kendi cebinden ödemedin. Bunları bizlerin parasıyla yapıyorsun ve ben seni oraya zaten bunları yap diyerek getirdim. Sen bana ulufe de vermiyorsun bağışta da bulunmuyorsun. Bu zaten senin asli görevin.
Ayrıca bakalım yapılan şeyler ne kadar faydalı. Şehir plancıları hemen hemen her şeye itiraz ediyorlar. Tepelerde gökdelen aşağılarda iki katlı evlerle dünya şehirlerinin tamamen tersine bir yapılaşma oldu. Hâlbuki batıda tam tersidir. Gökdelenler aşağıdadır bunun sebebi insanların temiz hava alabilmesidir. Bütün Ankara şimdi çepeçevre gökdelen. Hele o Mamak’ta yapılan, Ankara’nın nefes alma yerlerini kapatıyorlar. Ankara bir çanaktır, bu sefer sekiz on yıla soba değil kalorifer zehirlenmesi tehlikesi olacaktır.
Yollar, Eskişehir yolunu genişletti, İstanbul yolunu Mevlana Bulvarı’yla birleştirecek, ODTÜ’nün içinden yol geçirilecek.
Şu anda bir şey demiyorum peki bunların hepsi gelip Kızılay’a, Kavaklıdere’ye, Tarım Bakanlığına birikecek mi? O zaman ne işe yaradı bu yolları yapman? Hatta daha da zararlı oldu. Şehrin içini yaşanmaz hale getiriyorsun. Egzoz dumanından sokaklarda dolaşılmaz bir hale geldi.
Bu mu şehircilik? Her şey gösteriş, radyozite. Bunlar şehircilikle alakası olmayan şeyler. İnsanlara bu şehirde yaşamayı sevdirmek için değil nefret etmeleri için ne yapılması gerekiyorsa onlar yapılıyor.
Ankara aslında çok daha güzel bir şehir olabilirdi. 1950’lerin, 60’ların Ankara’sı güzel bir şehirdi. Bulvar üzerinde son derece şık kahveleri vardı, caddeler bu kadar kalabalık değildi, her yer arabaya terk edilmemişti, her yere park edilmiyordu.
Sonuç olarak Ankara çirkinleştirildi, giderekte çirkinleştiriliyor. Ama bu sadece Ankara’ya özgü bir durum değil İstanbul daha beter durumda, İzmir idare ediyor ancak onunda eli kulağındadır. Bütün şehirlerimiz berbat ediliyor. Güzel şehir en sonunda Sinop kalır bence.
R:: AYŞE MERVE ÖZDEN

0 comments on “MEHMET ALİ KILIÇBAY: ÖZGÜRLÜK OLMADAN MEDENİYET OLMAZ

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: