EKONOMİ Dergiler KIZLI ERKEKLİ YENİ MUHAFAZAKARLIK

MENDERES ÇINAR:TOPLUM MUHAFAZAKARLAŞMAYI NORMALLEŞME OLARAK GÖRÜYOR

Erdoğan, biz muhafazakâr demokrat bir partiyiz kimse bizden bu duruşumuzun dışında bir şey beklemesin diyor. Bir yandan sürekli özgürlük ve demokrasiden bahsediyorlar, bir yandan her geçen gün toplumun farklı alanlarına müdahaleler oluyor. Burada bir çelişki yok mu?
Elbette bir çelişki var. Hatta bu çelişkiyi ifade eden yeni özdeyişlerimiz de var: “Biz kimsenin hayat tarzına dokunmuyoruz” deniyor, ama hemen arkasından “içmek isteyen gitsin evinde içsin” de deniyor. Bu açıkça çelişkili bir ifade. Benzeri bir şekilde, “bu memlekette yıllarca paryalaştırılmış olan muhafazakâr İslami kimliğin haklarını iade ediyoruz” derken, aynı konuşma içinde” anne ve babaların çocuklarını ateist yetiştiremeyeceklerini” ilan edilip, dindar nesil yetiştireceğiz deniyor; “meşru ve gayrı-meşru hayatlar var” deniyor. Bence çelişkiden daha önemli olan çelişkiyi kendisinin görmemesi, görüp de söyleyenleri de siz İslami muhafazakâr kimliği ezmek istiyorsunuz diye kategorize etmesi. Eğer eylemlerinize demokrasinin evrensel standartları yön veriyorsa, değerlendirme kriteriniz bu standartlarsa söz konusu çelişkiye düşmeniz mümkün değil, düştüğünüzde görmemeniz mümkün değil, göremediğinizde de görenleri siz demokrat değilsiniz diye yaftalamanız mümkün değil. Dolayısıyla, bu çelişkiyi gören, buna dikkat çeken herkes basitçe “partizan motivasyonlardan kaynaklanıyordur” denilerek reddedilemez. Parti siyasetini aşan bir durum söz konusu, çelişkiyi görmek için illa CHP’li olmanız, BDP’li olmanız gerekmiyor. Fakat başbakan bunu görmüyor çünkü demokrasi anlayışı sorunlu. Nasıl sorunlu? Demokrasinin olmazsa olmaz iki yönlendirici düsturundan biri bireysel özgürlük, diğeri bireyin geleneksel kısıtlamalardan özerkliğidir. Başbakanın demokrasi anlayışında bu iki hususun norm, yani ulaşılması amaçlanan hedefler olarak yer aldığını gösteren bir işaret görünmüyor maalesef. 

Peki, ne anlıyor demokrasiden?

İktidara gelme ve onu kullanma biçimi olmak üzere iki aşamalı düşünmek lazım. Birincisinden seçimi, sandığı anlıyor. İktidarın serbest seçimle belirlenmediği bir rejim demokratik sayılamayacağı için anlamlı bu. Türkiye’nin vesayetçi geçmişi, darbeler demokrasinin standart, sıradan bir boyutu olan seçimlere vurgu yapmayı ayrı bir sermaye haline getiriyor. AKP de bu sermayeyi tepe tepe kullandı, o kadar ki başka bir demokrasi olmadığını gösterdi.

İkincisi, Türkiye’nin normalleşmesini anlıyor. Ama bu normalleşme nedir dediğinizde, yanıt bu vesayetçi iktidar yapısından kurtulmak oluyor. Vesayetçi iktidar yapısından kurtulduktan sonra, normalleşme İslami kimliğin restorasyonu ve Kemalist Batıcı paradigmadan kurtularak kendi medeniyetimiz denilen şeye dönmek oldu.

Her iki aşama birbirini tamamlıyor. Eğer sadece seçime, sandığa indirgenmemiş bir demokrasi anlayışı olsa, ikincisine girişmesi zor, hatta imkânsız olurdu. Diğer bir ifade ile çoğulcu liberal bir çerçevede İslami muhafazakâr kimliğe hak ve özgürlük tanımaktan ziyade amaç bastırılmış, paryalaştırılmış İslami kimliği yeniden kurma projesidir. Bu da kıt, kısıtlı bir demokrasi anlayışıyla mümkün olabilir, çünkü burada söz konusu olan toplumu yeniden kurmayı amaçlayan bir sosyal mühendislik projesidir.

Dolayısıyla, demokrasinin ilk ölçüsü kitlesel destek oluyor. İkincisi ise medeniyetimiz denilen şeye uygun yönetim.

AKP’nin Türkiye siyasetindeki muhaliflerine yaklaşırken “dünya bir yana, ben bir yana” şeklindeki tavrı da buradan kaynaklanıyor. Diğer partiler medeniyetimize uygun yönetim sağlayamayacak, muhafazakâr İslami kimliği daima ezecek, Batıcı ve beceriksiz rakipler olarak kategorize ediliyor. AKP’nin kıt demokrasi anlayışı ve medeniyetçi söylemiyle birleşince demokrat bir akıldan çıkmaması gereken Türk usulü başkanlık sistemi gibi önerilerle karşılaşabiliyoruz.

Hatırlatayım, bu öneri güçler ayrılığı ilkesini ortadan kaldıracak bir öneriydi ve bu öneri “kendi medeniyetimize de uygundur” denilerek meşrulaştırılmaya çalışıldı. Medeniyetçi söylem, referans noktamızın değişmesini, kendi medeniyetimize uygun bir demokrasi tasavvurunu öngörüyor. “Demokrasi ve insan hakları konusunda bizim Batıya bakmak gibi bir zorunluluğumuz olamaz, Osmanlı’ya Selçuklu’ya gittiğinizde bugünün evrensel haklarının en iyi şekilde uygulandığını görürsünüz” diyor.

Üzülerek belirtiyorum ki, ecdadımızın sahip olduğu hak ve özgürlük anlayışının modern hak ve özgürlük anlayışıyla alakası yoktur. Bunu belirtmek de Osmanlıyı kötülemek değildir. Anayasa, ki liberal sınırlı devlet ilkesini gerçekleştirmek için geliştirilen bir mekanizmadır, bu topraklara Batılılaşma süreci ile gelmiştir. Böyle olunca da demokrasinin evrensel ilkeleriyle çelişkiler görülmüyor, çünkü o evrensel ilkelerin kaynağı Batı Medeniyeti. Çelişkilere işaret edenler, Batı-merkezci, İslamofobik olmakla suçlanıyor.

AKP, iktidarı tek elde toplayarak, bir an önce kendi anladığı anlamda normalleşmeyi sağlamak istiyor. Söylemlerinden anlaşıldığı kadarıyla, bu normalleşme dediğiniz şey bir aşamada laik yaşam tarzını ya da batılılaşmanın getirdiği kültürü temsil edenleri yabancı saymayı ifade ediyor. Dolayısıyla, onları doğal değilmiş, yanlış politikaların yanlış ürünleriymiş gibi değerlendiriyor ve hatta aşağılıyor. İslami muhafazakâr kimliğin hak ve özgürlüklerini sağlamak ile iktidarın sahip olduğu çeşitli zorlama güçlerini kullanarak onu değerli ve hâkim kılmaya çalışmayı birbirine karıştırıyor. Mevcut toplumu olduğu gibi kabul etmiyor, ona “ayar” vermeye soyunuyor. Sonuçta bir zamanlar kendisinin muhatap olduğu tekçi anlayışı tekrar ediyor, isteyen gitsin evinde içsin diyor.

Yeni muhafazakârlık nedir? Başbakanın aklında nasıl bir muhafazakârlık inşası vardır?

Başbakanın aklındaki muhafazakârlık benim anladığım kadarıyla üzerinde çok düşünülmüş bir kavram değil. Başbakan aslında herkes benim görmek istediğim gibi olsun diyor.

Muhafazakârlık insan aklının kapasitesinden şüphe duyar, bunun üstüne “inanıyorum öyleyse üstünüm, doğruyum” şeklindeki mutlakçı düsturu eklediğinizde ortaya lümpen bir muhafazakârlık çıkıyor. Burada İslami muhafazakâr entelektüellerle alışveriş içinde gerçekleşen, bir rafinasyon yok. Olma imkânı da yok, çünkü muhafazakâr entelektüellerin çoğu bir çeşit AKP kadrosu haline gelmiş durumda. Burada esas olan muhafazakârlıktan ziyade toplumun disipline edilmesidir. Muhafazakârlaştırma, İslamileştirme projesi bir kontrol mekanizması olarak kullanılıyor olabilir. Bu disiplini sağlamak için en elverişli aracında din olduğu düşünülüyor.

Burada biraz geri sarma söz konusu. Geri sarma derken geriye gitmek değil, yanlış olduğunu düşündüğü batılılaşma politikalarının neden olduğu ürünleri (seküler, laik yaşam tarzları olarak ta kodlayabilirsiniz) sorun etme politikası esas olarak. Bu durumu sorun ederken de, muhafazakâr yaşam tarzı dediği şeyi (bence ne olduğu çok belli de değil) iktidarı vasıtasıyla değerli kılmak istiyor. Onun içinde öbür yaşam tarzlarını (batılılaşma paradigmasının ürünü olan şeyleri) biraz daha aşağılaması ve küçültmesi gerekiyor. Bu bir parti politikası mı diye sorarsanız, bundan şüphe duyarım. Çünkü parti içinde politika üretilme sürecinin çok etkileşim içerisinde işlediğini düşünmüyorum. Başbakan bir gündem belirliyor, bunu böyle yapacağız diyor, parti de onu o şekilde yapmak durumunda. Bu durumu eğitim “reformunda” da görebiliyoruz. Okula başlama yaşını 66 aya indirmenin üzerinde düşünülmüş olduğundan, ilgili bakanın mevzudan haberdar olduğundan kuşkuluyum.

Buradaki esas mesele başbakanın popülist bir lider olmasıdır. 1990’lı 2000’li yıllardaki popülist liderler için partiler aslında bir araçtır. AKP de şu anda başbakanın aracına dönüşmüş durumda. Bu adım adım gerçekleşti. AKP’nin çıkışında en önemli vurgularından biri, Erbakan tarzı siyasete getirdikleri en önemli eleştirilerden biri parti içi demokrasiydi. Ancak Erdoğan’nın milletvekili seçilmesinden sonra yapılan tüzük değişikleriyle genel başkanın pozisyonu güçlendirildi. Buna ek olarak ağırlığı olan insanlar pasifize oldu veya edildi. Son olarak da tezkereye ret oyu verenlerin bir daha aday gösterilmemesi ve milletvekillerinin giderek artan oranlarda parti personeli gibi davranacak profilden seçilmesi var. Kimlerin aday gösterileceği konusunda başbakan ve yanına aldığı arkadaşlarının ciddi bir kontrolü söz konusu, milletvekillerinin bağımsız demeç vermesi yasak, Kızılcahamam’da yapılan toplantılar dışında kendilerini ifade edecekleri bir platform yok, bu toplantılarda da daha çok “hizmet-içi eğitim” görüyorlar gibi. Çok sıkı bir parti disiplini var. Kendisi de bütün popülist liderler gibi doğrudan halka hitap ediyor. Her hafta sonu farklı bir yerde miting yapıyor, sürekli anketler yapılıyor, televizyonlarda görünüyor. Sosyal medya hariç iletişim teknolojilerini çok iyi kullanıyor. Dolayısıyla AKP denilince akla gelen ilk şey aslında başbakan.

Ayrıca vesayetçilikle mücadelede liderlik yapmış olması, bu mücadelede başarılı olmuş olması ona ekstra bir güç ve karizma kazandırıyor. Bütün bunlar onun dışında herkesin birer parti personeli haline gelmesini kolaylaştırıyor. Böylece zaten anayasal olarak iktidarın toplandığı bir makam olan başbakanlık daha da güçlü hale gelmiş oluyor.  Böyle iktidar yoğunlaşması olduğunda, bu biat kültürü dediğimiz şey zaten kendiliğinden gelişiyor. İktidarın bir merkezde toplandığı yerlerde, özerk hareket etme eğilimi azalır. Bu Türkiye’de daha önce de vardı ama güç yoğunlaşması arttığı oranda daha da görünür hale geldi.

Başbakan muhafazakârlık ve demokrasi sempozyumunda; “muhafazakâr demokrasi anlayışımız, geleneği önemsemekle birlikte modern kazanımları reddeden bir gelenekçilik gütmemektedir” açıklamasını yaptı. Ancak en son kızlı erkekli aynı evde kalıyorlar, denetleyeceğiz açıklaması ile yeni bir tartışmamız var. Üstelik sigaradan başlayarak, kürtaj, doğum şekli, kızlı erkekli eğitim derken bu durumu meşrulaştırmak amacıyla sürekli yurt dışı özellikle Avrupa örnekleri veriliyor. Durum artık muhafazakârlığı aşan bir tutuculuğun göstergesi midir?

Başbakan toplumu yeniden disipline etmek, yeniden kurmak istiyor. Temelinde de dindar adamdan devletine zarar gelmez, dindarlık erdemliliktir anlayışı var. Bu şekilde bir toplumu düzenleme olamaz. Bu hem seküler değil, hem de etkili değil. Hatta seküler olmadığı için etkili olamaz. Örneğin, yolsuzlukların önlenmesini kişilerin dindarlığına endekslerseniz bu meseleyi ilgili kişinin takvasına teslim ediyorsunuz demektir.

Kişinin öbür dünyada Allah’a hesap vereceğine güveniyorsunuz demektir. Bunun etkisi bir inanç meselesidir, bir garantisi de yoktur. Olsaydı, yurtdışındaki Türklerden Anadolu’ya yatırım yapacağız, fabrika kuracağız diye para toplama olayı sürüyor olurdu. Şeffaflık ve kamuya, yani halka hesap verebilirliğin olmadığı her durumda yolsuzluk riski daha yüksektir. Demokrasi tam da bu nedenle önemli ve değerlidir. Bu vesile ile demokrasinin sandıktan başka bir unsurunu da söylemiş olduk, şeffaflık ve hesap verebilirlik. Son zamanlarda Sayıştay raporları etrafında yaşanan tartışmalar bu bağlamda önemlidir. Ben seçimlerde zaten halkıma hesabımı veriyorum denilebilir, fakat halk gördükleriyle değerlendirir, görmediklerini görünür kılmak için de şeffaflık gerekir. İyi insan, düzenli toplum dindarlığa bağlanıyorsa burada bir arıza vardır. 

Benim bu modern kazanımlarla ilgili anlamaya çalıştığım şu; modern kazanımlarla bale, opera, tiyatro, kızlı erkekli karma eğitim mi yoksa yol, Marmaray, hızlı tren, akbil gibi teknoloji kullanımları mı kastediliyor aslında buna bakmak lazım. Benim anladığım kadarıyla vurgu daha çok ikincisine.

Bu da yine paradigma meselesi ve referans noktası ile ilgili. AKP’nin içinden çıktığı gelenek Batılılaşma sürecini eleştirir, opera, tiyatro kurdunuz ama yol su götürmediniz der. Cumhuriyet sanki hiç altyapı yatırımı yapmamış, hiç fabrika kurmamış sadece kültürel modernleşmeye odaklanmış gibi söyleniyor. Bu tabii eksik ve hatalı bir değerlendirme. Öte yandan, halen fiziki altyapıda yapılacak çok iş olduğu düşünüldüğünde bir karşılık da buluyor.

Bunun dışında, Türkiye toplumunun, AKP’ye destek verenlerin büyük bir kısmı da dâhil olmak üzere, özel hayata müdahale niteliği taşıyan bazı AKP girişimlerine sıcak bakmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla, yukarıdan geliştirilmeye çalışılan bir tutuculuk söz konusu olan. 

Türkiye’nin giderek muhafazakârlaştığını düşünüyor musunuz?

Burada birkaç şeye bakmak gerekiyor. Birincisi, zaten muhafazakâr olan bir kesim var ve onlar biraz daha görünür bir hale geldi.

İkinci olarak iktidara yakın olmak için muhafazakârlaşan bir grup var, bu kişilerin refahlarını iktidara yakın olmaları ile ilişkilendirmesi ile ilgili. Bu, Türkiye’de yerleşik bir kültürdür, içki ruhsatı olduğu halde içki vermeyen, duruma göre hacca giden kısaca tırmanmak ve patronaj ağına girebilmek için bunu kullananlar var. Bu aslında enstrümantal bir muhafazakârlaşma ama böyle bir şey de yok sayılamaz. Araçsal olduğu için yarın iktidar değişince görüşlerde değişebilir.

Üçüncü olarak, medyada gördüğümüz bir muhafazakârlaşma var. Güçlü bir iktidar olduğu için “yeni merkez medya” denen kendi medyası var. Bir de eski merkez medya var oraya belki tam nüfuz edemedi ama tartışma programlarına baktığımız zaman mutlaka o kanattan da birilerinin empoze edildiğini görüyoruz. Programlara, dizilere müdahaleleri, tiyatroların ödeneklerini kesmesini bir muhafazakârlaşma işareti olarak değerlendirilebilir.

Dördüncüsü ve en önemlisi bence bu laik yaşam tarzlarının varoluş alanlarını sınırlandıran bir muhafazakârlaşma var. Mesela alkolle ilgili bu öyle bir düzenleme yaparsınız ki, Efes Pilsen Blues Festivali biter. Ya da seçmeli din eğitimi getirirsiniz bu aslında demokratik bir şeydir ama bunu öyle bir hale getirirsiniz ki, zorunlu din dersini kaldırmadığınız gibi bütün okullara Kur’an ve Siyer dersini açmaya mecbur bırakır, diğer seçmeli derslerin açılmasını talebe bağlarsınız. Bu diğerinin yaşam alanını daraltarak muhafazakârlaşmadır ve kategorik olarak AKP karşıtı olmayan laik sektörlerin en çok rahatsız olduğu husus kanımca bu sinsi muhafazakârlaştırma politikalarıdır.

Topluma baktığımızda bir muhafazakârlaşma söz konusu ancak bunu bir normalleşme süreci olarak nitelendiriyorlar. Bir taraftan da var olan bir baskı var. Şunu söyleyebiliriz, muhafazakârlar kesinlikle iktidar. Esas sorun, demokrasinin muhafazakârların iktidarına indirgenmiş olması, bu iktidarın ötesinde ve dışında bir şey olduğunun düşünülmemesidir.

Kızlı erkekli öğrenci evleri açıklamasının ardından Bülent Arınç-Recep Tayyip Erdoğan zıtlaşması, hemen ardından dershanelerin kapatılması konusunda cemaat, başbakan gerginliğini görüyoruz. AKP, bileşenlerden oluşan bir parti. Milli görüş, 2.Cumhuriyetçiler, liberaller, daha sonra var olan ve sosyalist olduklarını iddia eden yetmez ama evetçiler. AKP’ye hep bir umut olarak bakıldı ancak 11 yıl sonrasına gelince kopuşlar olduğu görülüyor. Erdoğan, yeni muhafazakârlık inşasında tüm bu bileşenlerden kopmak ve tek adam olmak ya da salt kendi düşüncesinin hâkim olmasını mı düşünüyor?

Bence buradaki gerilim ideolojik bir olay değil. Cemaat, kızlı erkekli meselesine itiraz edecek gibi bir beklenti yok. Burada tek adamlıktan kaynaklanan bir sorun var. Tek adamlık artık zorluyor. Arınç’ın veya bir başkasının Erdoğan’ın konumuna itirazından ziyade pratik sorunlar yarattığı için zorluyor. Bütün inisiyatifler başbakanda toplanmış durumda, fakat siyasal hayatın doğal akışında çalışma arkadaşlarının da devreye girmesi gerekiyor. Devreye girdiklerinde de, başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsü gibi üst düzeyde olsalar dahi ve hatta hareket içindeki siyasi geçmişinizden kaynaklanan bir özgül ağırlığınız olsa dahi, boşa çıkma olasılığınız yükseliyor. Gezi olaylarında, kızlı-erkekli tartışmasında ve en son da dershane tartışmasında Arınç’ın başına gelen biraz bu durumdan kaynaklanıyor. Bence daha endişe verici olan ki, bu AKP’nin kendisi için de endişe verici olması gereken bir durum, bu tek adamlığın inisiyatif alacak siyasetçi sayısını azaltması, parti içi dinamizmi köreltmesidir. Daha önce söylediğim gibi Erdoğan doğrudan halka hitap eden, halkla ilişki kuran popülist bir lider ve parti daha çok onun aracı gibi. Dershane meselesinde de mutlaka birkaç anket yaptırmıştır, tepkileri ölçmüştür diye düşünüyorum. Anketler vasıtasıyla popülaritesini ölçtükten sonra kaybedeceği bir şey olmadığı için ısrar ediyor olabilir. Cemaatin desteğini çekmesinin etkisi ne olur onu hesaplamıştır. Popülist liderler cemaat, sendika, aşiret lideri gibi aracı kurumlar vasıtasıyla halkla ilişki kurmaktan hoşlanmaz, bunlara başvurduysa da ilk fırsatta kurtulmak ister. Öte yandan durumu fazla zorlarsa, cemaat bölünebilir, çünkü açıktan siyasi pozisyon almak cemaat gibi yapıların doğasını bozabilir.

Tabi burada başka bir soru var; cemaatin gidebileceği başka bir yer var mı? Bir taraftan Abdullah Gül’e destek verirken belki İstanbul adaylığı için Mustafa Sarıgül’e destek verecek, böyle şeyler olabilir.

Liberallerin de süreçten bir hayal kırıklığı söz konusu. Onların beklentileri sistemin liberalleşmesiydi ancak AKP biz muhafazakâr bir partiyiz diyor. Peki, daha önce neden liberaller AKP’ye destek verdi, neden bu ortaklık sürecinde bir füzyon oluşmadı? 28 Şubat sürecinin ve bu süreçte kullanılan yöntemleri AKP’ye karşı da kullanmak istemenin çok büyük bir etkisi oldu Türkiye siyasetine. Demokrasi anti-vesayetçiliğe indirgendi. Üstelik bu durum evrensel demokrasi normlarıyla da uyuyor, demokrasilerde askeri veya bürokratik vesayetçilik olmaz, ama daha önce söylediğim gibi anti-vesayetçilik demokrasinin tek evrensel normu değil. Liberaller de vesayetçiliğe karşı çıktı ve bu çerçevede AKP’yi destekledi. AKP de onların hoşuna gidecek bazı işler de yaptı. Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerinin başlaması için yapılan reformlar ve hatta AKP liderinin eşcinsel haklarını bile savunması bunun örnekleri. Bu nedenle liberaller AKP’nin Türkiye’yi vesayetçilikten kurtarıp, liberal demokrasi yönünde adımlar atacağını ummuş olabilirler. Oysa AKP’nin Türkiye’yi demokratikleştirme kapasitesinin sınırlı olduğu daha en başından belliydi. Bugün içki meselesinde izlediği politikaların, Alevi kimliğini bütün sonuçlarıyla tanıyamayacağının işaretleri o zamanda vardı. Bunlar pek fazla tartışma konusu olmadı, liberallerle ittifak, liberalizmle yüzleşmeye dönüşmedi, çünkü Türkiye siyaseti son derece yüzeysel ve kısır bir AKP rejimi tehdit ediyor mu etmiyor mu, zorlayıcı tedbirleri hak ediyor mu etmiyor mu tartışmasına sıkışmıştı. Bu “sıkışmada” AKP’nin liberalizmle yüzleşmeksizin demokrat görünmesi kolaydı, sadece anti-vesayetçi olması yeterli idi. Başörtüsüne serbestlik getiren bir AKP girişimine “önce diğer özgürlükler genişletilsin” diyerek destek vermedikleri için liberallerin gözden çıkarıldığı düşünülebilir. Fakat bence daha yapısal, AKP’nin doğasından kaynaklanan bir husus var. Erdoğan’ın projesi; partiyi merkezinde kendisinin yer aldığı bir örgüt olarak markalaştırmak, hatta kendi markası haline getirmek. Bu kurulan ittifakların geçici olduğunu gösterir. Bu siyaset tarzının bir sonucu iyi düşünülmemiş politika inisiyatifleri almak, partiye de aldırmaktır. Bunlardan da bazıları sahip olunan güç sayesinde uygulamaya sokulabilir, fakat uygulamadaki aksaklıklar sizi mahcup edici olabilir, hele hele yöneltilen eleştirileri kategorik olarak reddettiğiniz hatırlanırsa.

Dikkat çekmek istediğim bir başka husus ta böyle lider merkezli, lideri etrafında birleşmiş partilerin çözülmesinin daha kolay olduğu ve bunu önlemenin veya ertelemenin bir yolunun siyasetteki kutuplaşma düzeyini yüksek tutmak olduğudur.

Son dönemde söylemleri ve kullandığı dil de çok ağırlaşmadı mı?

Ağırlaştı, bunun kısa dönemde kendisi için faydaları olsa da uzun dönemde demokrasinin kalitesi ve iktidarı açısından iyi bir şey değil. Kısa dönemdeki faydası durup düşünmeyi, yani sahici politika üretmeyi ertelemek, cepheleşmeyi sürdürerek iktidar konumunu korumak olabilir. Başbakan bu ağır ve öfkeli dili kullanırken sokak ağzı dediğimiz terimleri de kullanıyor. Bunu da halkımın dilini kullanıyorum diyerek erdemmiş gibi sunuyor. Benim daha endişe verici bulduğum ise bu erdemmiş gibi sunmada başarılı olması, yani bu türden bir dil kullanmadan siyasette başarılı olunamayacağı düşünenlerin sayısının artmış olması.

Gezi direnişi hakkında ne düşünüyorsunuz? Herkes Gezi Parkının özgürleştirici yanından bahsediyor ama peki sokakta olmayanlar için muhafazakârlığın inşasına bir katkısı oldu mu?

Oldu. Ona çevirdi. Ama bunun Türkiye demokrasisine bir katkısı var mı o ayrı bir mesele. Gezi Parkı aslında çok sembolik bir şekilde partinin siyasal tavrını anlatıyor.

Bunları niye yapıyor? Sadece halktan vekâleti aldık, bunları bizim yapmak yetkimiz ve hakkımız diye düşündüğü için değil, aynı zamanda bu Gezi projesine karşı çıkanları hem sayı olarak, hem de temsil ettikleri yaşam tarzı itibariyle kayda değer görmediği için.

Dolayısıyla, AKP’in dışladığı, yabancı saydığı, yabancılaştırdığı bir toplum kesimi var, bu kesimi etkili bir şekilde temsil eden bir muhalefet de olmadığı için protestolar tüm Türkiye’ye yayıldı. İnsanlar sokağa çıktığında Erdoğan elbette şaşırdı ama yine de yürüdü, seçimi sandığı vurgulayarak, Milli iradeye saygı mitingleri düzenleyerek “siz kaç kişisiniz yahu” demeye getirdi. Gerilimi yükseltti ve böylece kendi kanadından ve kendi tabanından yönelebilecek eleştirileri susturdu, safları sıklaştırdı. Tavizsiz, ilan ettiği politikadan geri adım atmayan ve dolayısıyla güçlü bir lider olduğunu göstermeye çalıştı, ama o ısrar ettiği projeyi de askıya almak zorunda kaldı. Siyasi istikrarın simgesi olduğu imajı zedelendi ve en önemlisi ne kadar sınırlı bir demokrasi anlayışına sahip olduğunu gayet net bir şekilde üstelik büyük gururla gösterdi. Toplumdan gelen tepkiler karşısında ilan edilmiş bir politikayı gözden geçirmenin demokratik bir erdem olduğunu düşünmedi. Krizi iyi yönetemediği gibi, bundan sonra her zaman üzerinde dolaşacak bir hayalet yarattı.

Yerel seçimler var, son zamanlarda yaşanan tüm tartışmaları ve söylemleri ele alırsak bizim özgürlüklere müdahale onlarınsa normalleşme dedikleri bu durum AKP’ye kazandırdı mı, kaybettirdi mi?

Eğer, Türk toplumunu iyi anladıysam 2010/11 yılından bu yana yaşananların bir bedeli olması gerekiyor. Bu AKP oylarının düşmesi, oy vermeyenlerin veya geçersiz oy kullananların sayısının artması veya küçük partilerin oy oranının artması şeklinde olabilir. Ancak AKP bazı belediyeleri kaybeder mi ya da yarın bir genel seçim olsa onu iktidardan düşürür mü emin olmak zor. Burada dikkat edilmesi gereken, AKP’ye tepkinin kendi başına AKP’nin alternatifini yaratmadığıdır. Bu alternatif yaratılmadığı sürece istikrar adına, hizmetlerin sürmesi adına başka bazı alanlardaki politikalarını beğenmeseler de mecburen AKP’ye oy verenlerin olacağıdır. Bu belki AKP’yi daha kırılgan kılar, ama o kadar. Bir zamanlar çok sık bahsedilen muhalefet boşluğundan AKP’nin son yıllardaki tavrı nedeniyle çok bahsedilmiyor ama bu boşluğun doldurulduğu anlamına gelmez. Aslında Gezi direnişi biraz da bu muhalefet boşluğu nedeniyle büyüdü, muhalefetin Türkiye’nin temel meseleleri üzerine düşünülmüş politika geliştirmesi lazım, sadece AKP’yi eleştirerek güçlü bir iktidar alternatifi olmak zor. CHP açısından dikkatimi çeken bir husus ise olabildiğince kısa sürede kendisini tanımlayan ve uzun tarihini artısıyla eksisiyle sahiplenen bir politik vizyon geliştirmek zorunda olduğudur. Aksi takdirde, AKP’nin itibarsızlaştırma kampanyalarına konu olmaya devam edecektir.

R:: Ayşe Merve Özden

0 comments on “MENDERES ÇINAR:TOPLUM MUHAFAZAKARLAŞMAYI NORMALLEŞME OLARAK GÖRÜYOR

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: