POLİTİKA

REJİM DEĞİŞİKLİĞİNDE SON VİRAJ

Başkanlık sistemine dair anayasa değişikliği kabul edildiğinde bir sistemden başka bir sisteme geçeceğimize dair politik öngörü hemen tümüyle gerçek dışı bir algıya dayanıyor. Şu an parlamenter sistemi kullanmıyoruz çünkü. Daha doğrusu aslında hiçbir sistemi kullanmıyoruz. Doğu despotizmi ile karizmatik meşruluk teorileri arası bir yerde iradenin aklın önüne geçtiği, politik kararın hukuku belirlediği kaotik bir düzlemde ilerlemekte Türkiye siyaseti. Parlamenter sistemi işlemez hale getiren ve bu yolla tüm kuvvetleri kendine bağlayan güçlü irade aynı zamanda yeni rejim için anayasa taslağını güdeme getiren taraf olduğundan anayasa değişse dahi sistemsizliğin devam edeceği açıkça ortada. Pek çok yorumcunun haklı bir şekilde dile getirdiği üzere Erdoğan zaten ülkeyi şu an başkan gibi yönetiyor. Anayasa değiştiğinde mevcut durum aynen devam edecek.

Tabii tam bu noktada birbiriyle ilintili iki soru akla geliyor: Aslında hiçbir şey değişmeyecekse, sistemsizlikten sistemsizliğe doğru geçilecekse, AKP yönetimi başkanlık konusunda neden bu kadar ısrarcı? Ayrıca CHP ve HDP neden anayasa değişikliğine karşı çıkıyor? Anayasa değiştiğinde iktidar şu an olduğundan daha mı güçlü olacak ki bahsi geçen değişiklik bu denli olumsuzlanıyor? Erdoğan’ın başkanlık konusundaki ısrarının politik güvenlikle ilgili olduğu düşünülebilir. Başkanlık kendisi, yakın çalışma arkadaşları ve ailesi için daha güvenli bir seçenek. En son 15 Temmuz darbe girişiminde tanıklık ettiğimiz üzere bu ülkede siyasi istikrarsızlık ciddi bir rejim ve güvenlik sorununa dönüşmüş durumda. Seçimle iş başına gelmiş kişiler her an seçim dışındaki yollarla iktidardan gönderileceklerini düşünüyorlar. Tüm yetkileri kendi elinde toplandığı, ama daha da önemlisi partisini kontrol edebildiği bir ortam Erdoğan için şu anda olduğundan daha anlamlı ve sürdürülebilir bir seçenek. Muhalefete geçtiğimizde ise daha karmaşık bir nedensellikle karşı karşıya kalıyoruz. Öncelikle muhalefet derken sadece Halk Partisini kastettiğimizi vurgulamamız gerek. Çünkü ana muhalefet dışındaki diğer iki muhalefet partisinin başkanlık konusundaki tavrı ikircikli. HDP uzun süre AKP ile müzakere yürüttü. Bu bahsi geçen müzakerelerin tam içeriği hiçbir zaman açıklanmadı. Ancak Dolmabahçe Mutabakatı iki parti arasında bir uzlaşma zemini yaratıldığını gösteriyor. Daha sonra her iki akım kendilerine göre haklı gerekçelerle başka politik patikalara saptılar. Ama son kertede başkanlık barış taleplerine karşılık olarak ve AKP’nin HDP’den destek istediği ettiği bir mesele şeklinde politik hafızada yerini aldı. MHP’nin tavrı ise HDP ile AKP görüştüğü konjonktürde AKP başkanlığına karşı çıkma, AKP fikir değiştirip Kürt hareketini ezmeye karar verdiğinde başkanlığı destekleme şeklinde olmuştur.

AKP’nin başkanlığa doğru somut bir içeriğe bürünen hukuk politik tavrı karşısında sürekli ve koşulsuzca muhalefet yürüten tek parti Halk Partisidir. Ancak CHP yönetimi karşı hegemonyayı örgütlemekte başarısız kaldığından bu doğru duruşundaki katılık ölçüsünde sistem içerisinde yalnızlaşmıştır. Demokratik kamuoyunun AKP’nin cüretkar tavrı karşısında sinmesini sadece olağanüstü hal koşullarıyla açıklamamız olanaklı değil. Muhalefetten iktidarı durduracak bir politik mücadele performansı çıkmayacağını düşünen geniş kalabalıklar yenilgiyi şimdiden kabul etmiş durumdalar. Çünkü hiç kimse HDP’nin itibarsızlaştığı, MHP’nin AKP saflarına katıldığı bir ortamda CHP’nin tek başına iktidar partisini durdurabileceğini düşünmüyor. Referandum bakımından yine de bir risk var mı? Şüphesiz ki var. MHP tabanının Bahçeli’nin kararı doğrultusunda hareket etmeme ihtimali yüksek. Dahası AKP tabanı da tümüyle ikna edilmiş değil. Belki de bu nedenle yapılan tüm kamuoyu araştırmalarında başkanlığa verilen destek % 50’nin altında seyrediyor.

Bu arada mecliste ve referandumda anayasa değişikliği kabul edilse dahi meşruiyet tartışması bitmeyecek. Ülkenin KHK’larla yönetildiği olağanüstü bir dönemde anayasa değişikliği yapmaya kalkmak anayasanın kendisini tümüyle tartışmalı hale getirir. Bugün itibariyle Türkiye’de özgür bir örgütlenme ortamı yok. Meclisin üçüncü büyük partisinin liderleri ve çok sayıda milletvekili şu an hapiste. Basın sansür ve oto sansürle çoraklaşmış durumda. Yargı bağımsız değil. Hükümeti eleştirmek hapse girmenize yol açacak riskli bir eyleme dönüşmüş. Böylesi bir vasat içerisinde anayasayı değiştirdiğinizde 12 Eylül zihniyetinin yaptığı 1982 Anayasasına benzer bir süreci tetiklemiş oluyorsunuz. Ezcümle, anayasa değişikliği tarihin uzun eriminde şimdiden ölü doğdu. Çünkü hukuk tarafından teminat altına alınmış adil ve özgür bir tartışma ortamı yok.            

Başkanlığa dair değişimin ülkedeki hiçbir yapısal soruna çözüm olmayacağı, çünkü zaten ülkeyi idare eden iradenin yönetme tarzının yapı ve sistem dışı bir karaktere sahip olduğunu daha önce dile getirmiştik. Bu tahminimizde yanılıyor olsak dahi anayasa değişikliği metninin içerisindeki unsurlar ve sistem tartışmasında en baştan beri yer bulamamış hususlar bakımından anayasa değişikliği yoluyla yapısal bir dönüşüm yaşama ihtimalimiz hemen tümüyle olumsuza yakın. Çünkü başkanlık sisteminin yarattığı tehlikeyi önleyebilecek iki mekanizma bu anayasa değişikliğinde kendine yer bulamamış. Bu bahsi geçen iki unsurdan ilki federalizm, ikincisi ise demokratik parti kültürü ve örgütlenmesidir. Federal sistem yetkileri yatay düzeyde dağıtarak kuvvetler ayrılığının kurumsallaşmasına siyasi coğrafya düzleminde katkı yapar. Parti örgütünün demokratikleşmesi ise parti liderliğinde somutlaşan tek adam kültürünü yıkarak daha çoğulcu bir kamusal alan için fırsat yaratabilir. Ancak ne yazık ki bu iki mesele anayasa değişikliği sürecinde dikkate alınmamış. Parti işleyişinin demokratik olmadığı ve yetkilerin çevreye dağıtılmadığı bir politik dizgede başkanlığın merkeziyetçi bir tek adam rejimi olarak işlemesi kaçınılmaz.

Gelinen nokta itibariyle iki soru/sorun ayrıca gündemi meşgul ediyor: Başkanlık anayasanın parçası olursa devletin aldığı bu yeni biçimden sermaye nasıl etkilenecek? Türk tipi başkanlık küresel kapitalist sistemin kaldırabileceği bir şey midir? Ayrıca yeni rejimin ideolojik kodu ne olacak sorusu da hakkaniyetle yanıtlanmalı. Bu bağlamda başkanlık sistemine geçiş adımı, daha uzun bir konjonktürde laikliğin tümüyle tasfiye edildiği bir İslami dönüşümün politik kertelerinden biri midir?   

Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Aynı üniversitede 2014 yılında siyaset bilimi doktorasını tamamlayan Öztürk’ün çalışmaları daha çok siyaset felsefesi, siyaset teorisi ve siyaset sosyolojisi gibi alanlarda somutlaşmıştır. Halen Artvin Çoruh Üniversitesinde Doçent olarak görev yapmaktadır.

0 comments on “REJİM DEĞİŞİKLİĞİNDE SON VİRAJ

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: