EKONOMİ Dergiler ŞEHİRLER VE KENTLER

SAVAŞ ZAFER ŞAHİN: ŞEHİR-KENT AYRIMINDAN MUHAFAZAKARLIK İNŞASI OLMAZ

Başbakan’ın kent ve şehir üzerinden gittiği ayrımı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de kent, şehir, kent planlaması, şehircilik ve bunun gibi kavramların hangi amaçla ve ne şekilde kullanıldıkları yönünde belki de cumhuriyet tarihi boyunca devam eden bir kafa karışıklığının olduğunu, bu durumun sıklıkla siyasilerin söylemlerinde araçsallaştırıldığını görmekteyiz. Bu araçsallaştırma, kente merkezi hükümet eliyle yapılacak müdahalelerin meşruiyetinin sağlanmasında oluşturulan söylemlerin inşasında gündeme gelmektedir.
Öncelikle kavramsal mutfağın malzemelerini ele almamız gerekmektedir. Dünyada ve Türkiye’de bu kavramlar bizim dağarcığımıza nasıl girdi, siyasi süreçte nasıl söylemleştiler ve başbakanının söylem oluşturma süreci neye tekabül eder buraya getirmeye çalışalım meseleyi.
Batı ve doğu kültürlerinde, kentsel yerleşmelere verilen adların ve bu anlamda kavramsallaştırma çabalarının iki ayrı izleyeninin olduğunu söyleyebiliriz.
Batı geleneğine baktığımızda kent, şehir ve bununla ilişkili kelime dağarcıkları, bu alanda üretilen düşünce dünyasının kent odaklı bir şekilde ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bugün İngilizcede city ve urbain kelimelerinin köken ve etimolojilerine baktığımızda her iki kelimenin de batıdaki kent devletleri özelinde kelimeler olduğunu görmekteyiz. Siyasi bir otoritenin bu söylemi inşa etmesi ve bu doğrultuda kentlere müdahale etmesinden ziyade (özellikle orta çağ Avrupa’sında) bu kelimelerin kent özellikleri içerisinde kullanıldığını; kentin meydanına, pazar alanına, kentteki göreli özerk havaya itafen kullanıldıklarını biliyoruz.
Doğu kültürlerine baktığımızda ise; kentlerin ifadelendirilmesi için kullanılan kavram ve söylemin daha ziyade merkezi otoritenin inşa ettiği bir söylemin parçası olarak gündeme geldiğini görüyoruz. Burada da İslam kültüründeki Medine kavramının önemli bir unsur olduğu görülüyor. Çünkü medeniyet kavramına kökenlik eden Medine kavramı, Hz. Peygamberin Mekke’den Medine’ye göçünden sonra İslam kuralları çerçevesinde yeni bir yaşam biçiminin ve kentinin inşasında kullanılan kurallar demetidir. Ve dolayısıyla bu kuralların İslamiyet’in yayıldığı tüm ülkelere nüfuz etmesini ifade etmek için kullanılmıştır. Bir yerin medeni olması demek ilk Medine kentinde uygulanan kuralların uyarlanarak, yeniden gözden geçirilerek İslamiyet’in yayıldığı yerlerdeki kentlerde de uygulanması anlamına gelmektedir. Merkeziyetçi bir otoritenin, belirgin bir yaşam biçimini bir yerlerde yeniden uygulaması anlamına gelir.
Bu anlamda da aslında İslam medeniyetinin bu geleneği Eski Roma’dan ya da başka imparatorluklardan çok da farklı değildir. Roma’da da bir kent planı, kentteki çeşitli altyapı alanları, o alt yapı alanlarının nasıl gerçekleştirileceği, Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti altındaki bütün kentlerde uygulanmaktaydı.
Müdahale biçiminin içeriği açısından bir farklılık tabi ki olabilir. Yalnız burada şunu da ifade etmek lazım, her iki tarihsel geleneğin de doğru ya da yanlış olduğunu söylemek zordur. Çünkü bir tanesi kent devletlerinin geleneği üzerine şekillenirken, diğeri merkezi otoriteyle yaygınlaşan bir geleneği ifade eder.
Tarih içerisinde baktığınızda Roma’daki merkezi müdahale biçiminin ortaçağ kent devletlerinde, Medine kavramının da İslam kentlerinde yaygınlaşması sömürge, planlama ve şehircilik kavramlarının yanında bu iki yaklaşımın karmaşık bir şekilde bir araya geldiğini görmekteyiz. Bu, batı kültüründe 18. ve 19.yy’ dan itibaren özellikle ulus devlet kavramının ortaya çıkması ile birlikte çok ciddi tartışmalara sebep olmuştur.
Bu tartışmaların temelinde şu yer almaktadır; kent-şehir dediğimiz şey tarihsel süreklilik içerisinde var olan doğal bir varlık mıdır yoksa ulus devletin merkezi müdahalesiyle sürekli olarak yeniden yapılandırılan bir varlık mıdır?
Bu tartışmalar arasında da urbain mı, city mi, civic mi, civitas mı gibi pek çok kavram kullanılmıştır. Hatta bu gelenek farklılaşmalarına sebep olmuştur. Fransa’da urbanisme yani şehircilik denilirken, İngiltere de town and countrey planning demiştir. Planlama ve şehircilik kavramları arasında da farklılaşmalar ortaya çıkmıştır. Çünkü siz eğer kenti ya da şehri doğal süreci içerisinde dönüşen kendi kendine varlığı olan bir şey olarak kabul ederseniz buna yapacağınız bir takım noktasal müdahaleler ile ona ancak belli bir yön verebilirsiniz, bu da şehircilik olarak adlandırılabilir. Ama eğer siz ortada dönüşen nesnenin, bir ulus devlet bir iktidar hatta pozitif bilim dallarının katkısıyla değişip dönüştürülebilecek bir şey olarak algılarsanız o zaman onu planlamanız gerekir, planlama sonuçlarına bakarak tekrar yapılandırmaya çalışırsınız.
Tüm bu tartışmalar sırasında gelinen esas ilginç nokta sonuçtur. Şehir ya da kentleri ister doğal varlığı içerisinde tarihsel süreçte kendi kendilerine dönüşen bir varlık olarak kabul edin, ister kendiniz müdahale ederek değiştirdiğiniz bir şey olarak algılayın nihayetinde modernizmin ortaya çıkmasından sonra kentle ilgili yapılan her şey büyük ve ciddi bir müdahale olarak algılanır.
Siz isterseniz şehirlere müdahale etmiyoruz deyin, isterseniz şehirleri çok ciddi dönüştüreceğiz deyin, yaptığınız şeyin tam adı ciddi müdahaledir.
Burada da özellikle muhafazakârlık kavramı çerçevesinde ciddi bir aymazlık ortaya çıkmaktadır. Muhafazakârlar kentlerdeki geleneksel yapı neyse onu yapmalıyız derler ve yıllar (hatta yüzyıllar) önce yok olmuş bir şeyi getirip olmayan bir çağda yeniden inşa ederler. Aslında bu da kente yapılmış, çok ciddi bir müdahaledir.
Bu kavramlar bize Kırım Savaşı sonrasında Osmanlı’nın girdiği mali krizin hemen arkasından gelmiştir. Örneğin sigorta şirketleri artık Osmanlıda ahşap ev inşa edilmesini istememektedir. Çünkü sigortalayacakları binanın nereden geleceği belli olmayan bir yangınla ortadan kalkmasını ve paralarının havaya uçmasını istemiyorlardı. Bunun karşılığında batılı tarz planlamayı şart koşuyorlardı. 18.yy sonunda İstanbul’da taş ve kâgir evler yapılmaya başlanmış, çıkmaz sokakların mümkünse yapılmaması için çaba harcanmıştır. Artık batıda gördüğümüz anlamda birbirini dik kesen, dikdörtgen yapı adaları ve yolların inşa edilmeye başlandığını, alt yapı, kanalizasyon ve su alt yapısının yavaş yavaş kurulmaya başlandığını görüyoruz.
Bu müdahale biçimleri Cumhuriyet dönemine kadar yansımıştır. Bu müdahalenin Osmanlı döneminden başlayarak ciddi bir felsefi tartışması ne yazık ki hiçbir zaman yapılmamıştır. Türkiye’de kentlerin kadim birer varlık olarak mı ele alınması gerektiği yoksa kentlerin modernist yaklaşımlarla ve sürekli müdahale edilen bir yapı olarak ele alınması gerektiği, bunun isimsel karşılıklarının ne olması gerektiği üzerine ciddi felsefi tartışmalar yapılamamıştır.
Burada elimizdeki var olan tek şey bazı edebiyatçılarımızın ortaya koydukları kavramsal çerçevelerle bazı siyasilerimizin tarih boyunca kentle olan pragmatik ilişkileridir. Özellikle Cumhuriyet Döneminin hemen sonrasında gerek Ahmet Hamdi Tanpınar gerekse Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek aslında kent meselesi ile düşünce üretmeye çalışmıştır. Özellikle Ahmet Hamdi Tanpınar, Türkiye’de kent ya da şehir dediğimiz kavramın kadim kökleri olduğunu göstermeye çalışan bir edebiyatçı olarak hala önemini korumaktadır. Beş Şehir, Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü aslında bir nevi muhafazakâr bir bakış açısıyla yazılmış ve kentlere müdahale edilmesinin suni bir şey olduğunu göstermeye çalışmıştır.
Ama bir yandan da bu kavramsal çerçevenin de etkisiyle 1950’den itibaren Adnan Menderes’le başlayarak merkezi iktidarda göreve gelen başbakanların bizzat kendilerinin kentlere müdahale etmeyi çok ciddi bir icraat alanı olarak gördüklerini biliyoruz. Adnan Menderes’in müdahalesiyle, Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü müdahaleleri arasında çok önemli bir fark vardır. Planlı gelişme ile yapılan müdahale ile salt bir siyasinin tercihi ile yapılan müdahale arasında çok fark vardır. Eğer kenti kadim bir varlık olarak görüyorsanız bu varlığa muhafazakâr bir gözle müdahale çoğu zaman kurumsal bir yapıyla bilimsel yöntemlerle değil subjektif bireysel tercihlerle olur. Adnan Menderes’ten başlayarak, Turgut Özal ve bugün başbakanın yaptığı müdahale biçimlerinin böyle bir okunması gerekiyor.
Bunun karşısında duran iki temel köken vardır. Bir tanesi Mülkiye diğeri ODTÜ geleneğidir. İlki Ernst Reuter’in İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’ye gelmesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde şehircilik kürsüsünü kurması, burada Fehmi Yavuz, Ruşen Keleş hocamıza kadar gelen ve şehircilik adı verilen bir geleneğin oluşmasıdır. Bu gelenek daha çok Alman şehircilik ekolüne dayanmaktadır ve daha bizim ihtiyaçları karşılayan yaklaşıma tekabül eder. Bir kent sokak sokak, bina bina hatta en ufak ayrıntısına kadar şehircilikte çizilir ve bir nevi mühendislik, idari ve planlama iç içe geçer. Bugün Alman şehirlerinde en ufak ayrıntının bile projelendirildiğini görürüz.
Diğer yandan da 1967’de ODTÜ’yle birlikte çok daha farklı bir gelenek başlamıştır. 1950’lerin sonunda BM’lerin uzmanı Charles Abrams adlı bir şehirci Türkiye’ye gelir. Ortadoğu’nun en büyük problemlerinden birinin gecekondular olduğunu, bu meselenin ve büyüyen kentlerin sorunlarının çözülmesi için bir üniversite kurulmasının gerekliliği, bu üniversite ağırlıklı olarak teknik bilim dallarının ve şehircilikle mimarlığın özellikle bulunması gerektiğine ilişkin bir rapor hazırlar. Demirel iktidardadır ve bu rapor dönemin yönetimi tarafından ciddiye alınır. ODTÜ’nün temelleri böylelikle atılır. İlk kurulan bölümlerden bir tanesi de mimarlık ve şehirciliktir. Duayen hocalarımızın önemli bir kısmı o bölümden yetişmiştir. ODTÜ’nün şehircilik yaklaşımı ise daha planlama ağırlıklıdır. Planlamanın farklı kademelerde ilişkilendirilmesiyle uğraşmaktadır. Burada özellikle İlhan Tekeli hocamızın ciddi kavramsallaştırma çabaları vardır. Şehir-kent ayrımı konusunda dişe dokunur bir şeyler yazan belki de tek kalemdir.
İlhan Tekeli planlamayı kent ve şehir arasındaki ayrım noktasındaki temel unsur olarak koymaktadır. Şehirlerin doğal olarak değiştiğini var saydığınız bir yapıda planlama yapmazsınız. Ama eğer kentlerin geleceğini kaderini kontrol altına alıp, sorunlarını çözmek istiyorsanız planlama yaparsınız. Ve burada der ki, şehirle kent arasında böyle bir “müdahale farklılığı” vardır.
Buradan baktığımızda şehir plancıları ve şehircilikle ilgilenenler şehir ve kent kelimeleri arasında yadırganacak karşıtlık bulmamaktadır. Biz kentleri planlarken, bir kentin tarihi dokusuna, kültür mirasına somut ve somut olmayan kültürel mirasına baktığımızda eğer sürekliliği olan bir şeyler var ise ve kendi kendine yaşamaya devam ediyorsa bir planlamadan bahsetmekteyiz aslında. Ama kendi kendine yaşamayan, ayakta duramayan, tarihin belli noktasında kesintiye uğramış ve ciddi sorunlar yaratma potansiyeli taşıyan bir alanın dönüştürülmesi, geleceğe aktarılması, kaderinin değiştirilmesi söz konusuysa burada planlama olması gerekir. Planlama olan yerde de artık bilimsel bilgilere dayalı, sistematik müdahale söz konusu olduğu için daha farklı bir yapıdan bahsederiz, buna da “kent” deriz. Aslında örnekle ifade edersek; tarihi Ankara Kalesi, buradaki tarihi doku içerisinde tarihi evler vardır. Ama bu evler artık şehir sürekliliğini sürdürmemektedir. O evlerde yaşayan insanlar artık orada yaşamamaktadır. 1950-60’lardan itibaren yerliler Ankara’nın farklı yerlerine göç etmişlerdir. Bugün orada Ankara kentlisinin en alt sosyoekonomik statüsüne mensup yoksul insanlar ve göçmenler yaşamaktadırlar. Göçmenlerin yaşadığı bu alan bizim şehir olarak adlandıramayacağımız bir süreklilik içeriyor. Bir göçmen kültürü mekânı, bir getto haline gelmiş durumdadır. O insanların yaşam biçimi, bölgedeki toplumsal sorunlar ve oradaki kültür mirasının korunması konusunda bir müdahaleyle ele alınması gerektiği açıktır. Ama bu müdahalenin ne olması gerektiği konusunda dünyanın korumada geldiği aşama planlamadır. Kent planlamasının bilimsel araçlarıyla planlamaya çalışırız.
Aradaki fark bilimsel çalışmakla, subjektif bireysel müdahale arasındaki fark kadar büyük bir farktır. Bu fark tabi ki, tarihin çok farklı aşamalarında siyasiler tarafından ifade edilmiş. Bu söylemler ifade edilirken de var olan uygulamaların düşünsel arka planı inşa edilmeye çalışılmaktadır. Burada şehir ve kent arasında bir fark konulurken, kent diyenlerin (ya da kent planlamayı savunanların) ortaya koydukları bilimsel verilere dayalı olmadan kente müdahale etmeme eylemi çöpe atılmaktadır. Bu anlamda Türkiye’de şehirlere merkeziyetçi müdahalenin de alt yapısı inşa edilmektedir. Bu işin bilimiyle uğraşanlar kavramlar arasındaki farkı çok net görüyor ve ortaya koyuyoruz.
Başbakanın her dönem ayrıştırma çabasını görüyoruz. Gezi Parkı süreci de bize bunu gösterdi. Sokağa çıkanlar ve evde tuttuklarımız gibi başbakan hep bizler ve onlar ayrımına gidiyor. Kentler ve şehirler meselesini de ideolojik olarak bu sürecin başlangıcı gibi görebilir miyiz? Başbakanın burada varmaya çalıştığı nokta nedir?
Toplumda her siyasi hareket, belli bir siyasi mobilizasyon mekanizması tarif eder. Oy aldığı ya da almayı düşündüğü siyasi tabanın görüşlerini etkileyecek bir siyasi söylem inşa etme çabasındadır. O taban içerisinde de bir hedef, sınıfsal komut tercih eder ve onun üzerine bu söylemi aktarmaya çalışır. AKP’nin bugüne kadarki siyasi partilerden en büyük farkı bu siyasal mobilizasyon stratejisinde doğrudan bir sınıfsal odaklanma yerine kutuplaştırma siyasetini tercih etmesidir. Bu, şu ana kadar da gayet güzel işlemektedir. Sağlık sisteminde doktorlar ve sağlık sistemini ayrıştırmak, eğitim sisteminde öğretmenler ve eğitim sistemini ayrıştırmak, hükümet ve devlet kavramlarını birbirinden ayrıştırmak.  Bir nevi her siyasi iktidarın örtülü ya da açıktan yaptığı, eski ve kendisi arasındaki farkı ortaya koymak için bir çaba harcama gayreti içerisinde. Bu gayreti gösterirken gözden kaçan önemli bir nokta vardır. Kentler söz konusu olduğunda böyle bir ayrıştırma çabası anlamını yitirmektedir.
Tarihsel sürece baktığımız zaman, Cumhuriyet tarihi boyunca belki sınıfsal belki siyasi ideolojiler açısından böyle farklı kutupları tanımlayabilmeniz mümkün. Ama kentlerden bahsettiğiniz zaman bu tür kavramları kutuplaştırma siyaseti anlamını yitirmeye başlıyor. Nüfusun çok büyük bir kısmı kentlerde yaşamaya başlıyor ve bu kentlerin dışında kırda yaşayan kesim ise part-time kırda yaşıyor. Kırda yaşayan insanların çok büyük bir kısmı artık kışın şehirlerindeki evlerinde yaşıyorlar, yazın, baharda gidip tarlalarını ekip onu da rekreatif amaçlı ürün üretme şekli olarak gerçekleştirip, kışın kente geri dönüyorlar. Kentlerin, kentleşmenin bu derece ilerlediği bir noktada artık mekânsal olarak görülebilir bir şekilde burası şehirdir burası kenttir, bakınız bunlar şehirlilerdir, bunlar kentlilerdir şeklinde net bir ayrıma tabi tutulabilmesi ya da simgesel konumlarla ilişkilendirebilmesi artık mümkün değil. Eğer böyle olabilseydi yapılana “kentsel dönüşüm” değil, “şehirsel dönüşüm” demeniz gerekirdi. Ama o kavramı hala kullanmaya devam ediyoruz. Bugün Anadolu ‘nun en ücra köşesine gittiğinizde kentsel dönüşüm dediğinizde herkesin anladığı bir kavramdan bahsediyorsunuz ve kentsel dönüşüm yarattığınız yeni çevrede sizin siyasi tabanım dediğiniz kesim oturuyor. Dolayısıyla her alanda belki siyasi tabanı konsolde etmek, siyasi mobilizasyon stratejisi olarak kitlelerin ilgisini çekmek için kullanılan söylemsel yöntem kentlerde işlemiyor.
Bir önemli farklılıkta, Türkiye’nin genç nesli bu şehir-kent gibi bir takım suni ayrımları aldıkları eğitim düzeyi ile aşmaya başladılar. Bu kavramsal ayrımları farklılıkları aşacak donanıma sahipler ve bu farklılıkları al aşağıya edecek içini çok hızla boşaltacak bir takım araçları da çok hızla kullanmaktalar.
Şehir ve kent ayrımının kurulu otoriteyle, yeni seçilmiş iktidar arasındaki fark kadar kolay ortaya konulamayacağını düşünüyorum. Bir takım siyasi simgelerin böyle ayrımları yok. Seçilmiş hükümet ve darbeler arasındaki farkı tarihteki olaylarla simgesel olarak ortaya koyabiliyorsunuz. İki ayrı kavram olarak ifade edebiliyorsunuz. Ama şehir ve kent gibi bir ayrım yaptığınızda, son on yılda, kentlerimizde üretilmiş yaklaşık bir milyon konutun bu iktidar tarafından üretildiğini düşünürsek aslında bu ayrım iktidarın siyasi tabanını da ele alan bir ayrımdır, anlamını yitirmektedir.
Naçizane kanaatim, belli siyasi tartışmalarda bu tür kutuplaştırma siyaseti gerçekten bilinçli olarak izleniyor olsa bile böyle teknik dozu yüksek tartışmalarda bu derece bilinçli yapıldığını düşünmüyorum. Siyasilerin konuşmalarını alıp değerlendirdiğinizde, bugün meydanları yok edenlerin bir önceki gün meydanların önemi hakkında konuşmalar yaptığına, bugün şehir-kent ayrımı yapanların bundan önceki on konuşmasında kent dediğine şahit olabiliyoruz.
Farkına varmamız gereken bu tür konuşmaların çoğu zaman alttan bürokrasi tarafından beslenen noktasal müdahalelerin meşruiyet zeminini oluşturma çabaları olduğunu görmemiz gerekiyor. Bu her zaman böyle büyük bir siyasi projenin parçası değil ama yine iktidar tarafından atanmış bürokratların, kendine bağlı olan çıkar ağlarının siyasi ağlarla aşılması gereken bazı sorunları çözmekte kullanıldığıdır.
Daha açık konuşmak gerekirse; kent ve şehir ayrımında planlamanın, planlamada bilimselliğin öne çıkarılması bugün somut olarak iktidarın projelerdeki planlara karşı açılan iptal davalarının, yürütmeyi durdurma kararlarının temel gerekçelerini oluşturmaktadır. Ortaya koyduğunuz söylem böyle olursa doğrudan yapılan yasal düzenlemelerle açılan bu davaların, davaları açanlara karşı meşruiyetine bir saldırıda bulunmuş oluyorsunuz aslında. Bu konuşmanın yapılmasından sonra yapılan yönetmelik değişiklikleri ve arkasından TMMOB’un çeşitli yetkilerinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığına verilmesi gibi müdahalelerin gelmesi de çok anlamlıdır diye düşünüyorum. Ama bunu diğer tartışmalarda olduğu gibi toplumda bir karşılığının olduğunu düşünmüyorum.
Peki, bu kavram kendiliğinden muhafazakârlığın inşası sürecinde araçsallaştırılmıyor mu?
Elbette böyle bir çaba var, kendine muhafazakâr diyen akademisyenler ve düşünce insanları tarafından kabul edilmediğini gördük. O dönemde muhafazakâr denilebilecek yazarların bu konuşma üzerine yazdıkları, örneğin Zaman Gazetesi yazarı Ahmet Turan Alkan’ın yazdıkları bu anlamda çok çarpıcı. Şehir ve kent ayrımı diyorsunuz bu anlamda bir şeyler söylemeye çalışıyorsunuz ama yaptıklarınız ortada diyor. Bu tür bir söylemi muhafazakâr yazarların kendisi dahi satın almamışken, buradan bir muhafazakârlık inşası düşünülüyorsa dahi çok naif bir düşüncedir diye düşünüyorum. Çünkü muhafazakârlık inşasında çok daha kabul edilir şeyler üzerinden gidilmekte. Çünkü şehir ve planlama tartışmasını bir yerlere oturtmaktan ziyade Çamlıca’ya Mimar Sinan eseri kopyası bir camiyi güm diye oturtuyorsunuz. Bu, ondan çok daha etkili bir şeydir.
Taksim meselesi de aslında tam da bu noktaya oturmuyor mu? Meydan dediğiniz şey kent kavramı ve planlama ile alakalı, o meydanı yok edip yerine cemaatin toplanma yeri olarak bir cami inşası doğrudan şehir kavramı üzerinden bir muhafazakârlığın simgesi haline dönüşüyor.
Yalnız orada fark edilmesi gereken nokta, orada yapılan şehir kavramı üzerinden yapılmadı, kente ilişkin kavramlar üzerinden yapıldı. Tüm iktidarların ama özellikle son on yıldır AKP’nin şöyle bir tavrı var 1990’larda Türkiye’de bütün şehir ve planlama bölümlerinde kentsel dönüşüm kavramı kullanılıyordu. Akademisyen ve bilim adamlarımız kentsel dönüşüm yapılmasının çok büyük gereklilik olduğunu söylüyorlardı. Kentlerin çok büyük bir kısmı gecekondu ve kaçak yapılarla kaplıydı. Deprem riski gibi pek çok teknik sorun vardı. Şimdi bu söylem alındı, söylemin esası boşaltıldı o söylemin içindeki bir takım unsurlar alındı ve o unsurlar “biz zaten o söyleneni yapıyoruz” denilerek uygulanmaktadır.
Bugün Taksim Projesine de baktığınızda belki esas amaç muhafazakâr bir kentsel yaşam çevresi oluşturmak olsa da, biz tüm dünyada çağdaş şehirler de olduğu gibi yayalaştırma yapıyoruz. Taşıt ve yaya trafiğini ayrıştırıyoruz. Meydan için yer açıyoruz söyleminin kullanıldığını görüyoruz. Burada meydan denilen şeyin kentsel alanda bir tanımlı alan olması gerektiği, yaya kullanımı olurken kamusallığın önemli olması gerektiği gibi bir takım şeyler dışarıda bırakılıp, işin yüzeysel ve fetişist hale getirilen unsurlarının ortaya çıkartıldığını görüyoruz. Aynı durum Ankara içinde geçerlidir. Ulus’ta meydanda bulunan bütün kamu yapılarını yıkılıp, oranın “açılması” ve meydan haline getirilmesi ifadesi kullanılıyor. Bu da muhafazakârdan ziyade populist bir söylemin inşası anlamına gelir. Sokaktaki insanın anlayacağı şey bir yerlerin açılmasıdır, açıldığı zaman meydan haline gelecektir. Oysa bütün dünyada baktığınızda anlamsız, tanımsız, insan ölçeğinde olmayan büyük boşluklara meydan denmez. Ama bunun derinlemesine tartışmalarının yapılmadığını görüyoruz çünkü planlama ve bu anlamda bilimsel verilere başvurma geleneği bu iktidarda yok. Sonuçta da muhafazakâr içeriği olan otoriter populist bir uygulama gerçekleştirilmektedir.
Bu üç kavram çok önemlidir. Muhafazakâr bir içeriğe sahip ama otoriter ve populist bir şekilde gerçekleştiriliyor. Belki de bütün bu tartışmaların özeti diyebileceğimiz bir cümle.
Buradan yola çıkarak Gezi Olaylarına nasıl bakıyorsunuz?
Tüm bu tartışmaların oturduğu en önemli yer, Gezi olaylarının belkide Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçek anlamda “ilk kentli hareketi” olmasıdır.
Gezi olaylarına dahil olan 79 ilde olaylara bir şekilde katılan insanların, tamamının ortak özellikleri kentli olmalarıdır. Bu kentli hareketinin ortaya çıkmasında, mevcut siyasi temsiliyet süreçleri ve siyasi mobilizasyon mekanizmalarının etkinliği ne derecede pay sahibidir. Şahsi kanaatim var olan siyasi partilerin kullandıkları siyasi mobilizasyon mekanizmalarının henüz AKP kadar dahi, bu kentli kitle ile iletişim kurabilecek düzeyde olmamasının sonucu olduğu yönünde. Çünkü bu kentli kitle kimlik taleplerinden sınıfsal taleplere kentteki kamusal alanların işgal edilmemesine yönelik bir takım taleplerden, kentte bir takım şeyler yapılması taleplerine kadar aktaracak, dillendirecek, siyasi mobilizasyon kanallarını bulamamaktalar. Bu iletişim kanalları olmazsa da, bu otoriter populist müdahale biçimi iktidarın, karşılığında bu sosyal toplumsal hareketin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Kimileri tabi burada gezi parkı olaylarının ortaya neden çıktığı, nasıl çıktığı önümüzdeki elli belkide yüz yıl boyunca yazıp çizecek, üzerinde tartışmaya devam edeceğiz. Ama bu soru bence gezi parkı olaylarından sonra ne olacak sorusuyla da çok yakından ilişkilidir.
Parklardaki forumları izlediğinizde iki seçeneğin ifade edildiğini görüyoruz. Bunlardan bir tanesi, gezi parkı olaylarının var olan siyasi yapılara eklemlenmesi şeklinde yürümesi gerektiğini savunurken, bir grupta kendi dinamikleri ile ilerlemesi gerekirse belki partileşmesi ya da hiç partileşmeden kalması şeklinde bir yol izlemesi gerektiğini ifade ediyorlar.
Bence var olması ve süreklilik kazanması gereken şey tam tersine gezi olaylarındaki kentsel hassasiyettir. Bugüne kadar bizim kentli hakları, kentlilik, kentlilik bilinci dediğimiz şeyin müşehas bir örneğini gördük. İlk defa toplumsal bir hareketin böyle bir duyarlılığı sahiplendiğini gördük. O zaman belki de siyasi süreçle ilişkilenme sürecinden çok bu sürecin bu duyarlılığı nasıl devam ettireceğini tartışmak lazım.
Burada var olan siyasi partilerin çıkaracakları çok önemli sonuçlar, dersler var. Siyasal mobilizasyon mekanizmalarının yenilemek için ciddi bir fırsattır. Bu olaylar yaşandıktan sonra benim fikrim bir kurultay toplamak olurdu. Ancak hiçbir partimiz böyle bir kurultay toplama yoluna gitmedi. Muhalefet partileri kapımız açık buyursunlar dedi. Hatta bazıları “bizimde canımız yandı birazda onların canı yansın” gibi bir ötekileştirme işine girdiler. Zaten bu söylemler dahi neden bu insanların bu harekete dahil olduklarının göstergeleri diye düşünüyorum.
Son olarak, peki bizler ne yapacağız sorusunu sorabiliriz. Gezi Parkı hareketine belki katıldık, belki sempati duyduk, belki cumbadan izledik. Bence yeni bir şeyler söylemek lazım. Yeni bir şeyler söylemek içinde içine dahil olduğumuz temel dinamikler içinde sorgulamak ve bir takım yenilikçi söylemlere başvurmak lazım. Oturumlarda elbette hocalar konuşsun ancak esas ihtiyaç olan, artık dinleyicilerin söz söylemesidir. Eğer bunu gerçekleştiremezsek akademide, sokakta ya da başka bir yerde Gezi Parkı türü duyarlılıkların gelişmesine ve dönüşmesine katkıda bulunamayacağız. Marjinalleşmesine, silikleşmesine ve güdükleşmesine giden bir sürecin seyircisi haline geleceğiz.
En başta ben bir akademisyen olarak iğneyi kendime batırıyorum. Kendi söz söyleme biçimimi, bu sözleri aktarma ve anlatma biçimimi sorgulamaya başlamam lazım. Bugüne kadar biz eğer şehir ve kent arasındaki farkı dahi bu topluma anlatamadıysak, başımızı ellerimizin arasına alıp ciddi ciddi düşünmemiz gerekiyor. Dar bir çevrenin bildiği bir fark daha sonra çok rahat bir şekilde iktidar tarafından farklı bir şekilde söylemleştirmek için kullanılabilir.
R:: ALİ NECATİ KOÇAK

Gazi Üniversitesi Ekonometri mezunu. SHP Gençlik Kolları Genel Başkan Yardımcılığı (1991-1995) ve CHP TBMM Milletvekili Danışmanlığı yaptı. SODEV'de Ankara Temsilciliği, Yönetim Kurulu Üyeliği ve Genel Sekreterlik görevlerini üstlendi. CHP Ankara İl Başkan Yardımcılığı (2011), CHP Çankaya İlçe Eğitim Sekreterliği (2011-2013) yaptı. 2014'den beri Çankaya Belediye Meclis Üyesi (CHP) ve CHP Genel Merkez Kültür ve Sanat Platformu Üyesi. Bireşim (1995), Birlikte (2005) ve Politus (2010) dergilerini yayınladı.

0 comments on “SAVAŞ ZAFER ŞAHİN: ŞEHİR-KENT AYRIMINDAN MUHAFAZAKARLIK İNŞASI OLMAZ

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: