Prof. Dr. Seda Demiralp: Solda gidecek yer var mı?

İşçiler ve düşük gelirli seçmenler soldan uzaklaşırken, sorun seçmenin “sağa kayması”ndan çok, sağın solun siyaset alanını ve araçlarını fiilen işgal etmiş olması. Türkiye siyaseti, solun tüm dünyada yaşadığı bu “sıkışmanın” belki de en çarpıcı örneklerinden biri…
Bu sayfayı paylaş:

Son yıllarda Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde dikkat çekici bir eğilim görüyoruz. İşçiler ve düşük gelirli seçmenler, sol partilerden uzaklaşıyor. Bir zamanlar solun “doğal tabanı” olarak görülen bu kesimler, bugün sandıkta sağ olarak tanımlanan partilere yöneliyor. Ekonomik sıkışma, hayat pahalılığı ve güvencesizlik en çok bu kesimi vururken, onlar umudu solda değil, iktidar blokunda ya da sağ siyasette aramaya devam edebiliyor.

Soldaki bu kayma kimi zaman sanayinin gerilemesi, güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması ve sendikal bağların zayıflamasıyla, kimi zaman da kültürel muhafazakarlık ve kimlik siyasetinin “ekonomik oy verme” eğilimine baskın gelmesiyle açıklanıyor. Oysa mevcut durum, bu açıklamaların da ötesinde, siyasal rekabet alanının son yıllarda nasıl şekillendiğiyle, yani solun siyaset yapabileceği alanın ciddi ölçüde daralmış ve hatta sağ partiler tarafından fiilen işgal edilmiş olmasıyla yakından ilgili. Türkiye siyaseti, solun tüm dünyada yaşadığı bu “sıkışmanın” belki de en çarpıcı örneklerinden birini sunuyor.

Türkiye’de güncel siyaset hâlâ sol-sağ ekseninde okunuyor. Bu çerçevede iktidarın sağ, ana muhalefetin ise solu temsil ettiği kabulü, çoğu zaman tartışmasız bir başlangıç noktası olarak alınıyor. Oysa sahadaki tablo tam olarak böyle değil. Bugün Türkiye’de “solda” siyaset yapmaya çalışan siyasi aktörlerin temel sorunlarının başında, ağır siyasi baskı altında olmanın ve kimliksel kutuplaşmanın yanı sıra, siyaset üretebilecek konu ve gündem bakımından da sıkışmış olmaları geliyor.

Reklam

Sağ, solun alanını nasıl daralttı?

Mesele şu ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan, söylem düzeyinde milliyetçi-muhafazakar bir lider olarak anılsa da, uygulamada solun kimi siyasal araçlarını uzun süredir sonuna kadar kullanan bir siyasetçi. Enflasyon üstü asgari ücret artışları, anahtar seçmenlere yönelik sosyal yardımlar, görünürlük ve memnuniyet üretme odaklı sağlık politikaları, ekonomide merkezi ve müdahaleci devlet rolü, geniş ölçekli sığınmacı ve dış yardım politikaları ve bunun gibi iktidarın ayırt edici pratiklerinin pek çoğu klasik anlamda “sağcı” refleksler ile örtüşmüyor. Aksine, bunlar solun, hatta yer yer sol popülizmin temel enstrümanları.

Hiç şüphesiz ki, AKP iktidarı 25 senede sermaye-dostu politikaları da son derece serbest bir biçimde kullanarak yeni-seçkin bir “kazananlar kulübü” yarattı. Ne var ki, bu tablo iktidarın toplumsal tabanını önemli ölçüde solun araçları üzerinden kurduğu gerçeğini gölgelemiyor. Dahası, iktidarın sermaye dostu müdahaleci politikaları da (çeşitli çıkar gruplarına yönelik teşvikler, ucuz krediler, cömert vergi indirimleri gibi) aslında klasik liberal bir sağın en sert biçimde eleştirebileceği türden uygulamalar. Nitekim, AKP iktidarını sıradan bir sağcı iktidardan ayıran ve tabanını bu denli güçlü kılan özellik de, aslında tam da bu noktada ortaya çıkıyor. AKP’nin gücünün önemli bir kısmı, dar bir çıkar çevresini son derece korporatist araçlarla konsolide ederken, solun repertuvarını aynı anda geniş kitlelere hitap edecek biçimde kullanabilmesinden geliyor.

Bu tablo, önemli bir sonucu da beraberinde getiriyor. Erdoğan geçmiş yıllar içinde yalnızca soldan seçmen devşirmedi, solun siyaset yapabileceği alanı da büyük ölçüde işgal etti. Bugün kendini solda konumlandıran partiler bu daralmış alanda siyaset yapmak zorunda kalıyor.

Mavi yakalı seçmenlerin siyasete bakışı

Geçen ay Işık Üniversitesi Emotics Lab: Duygular ve Siyaset araştırmaları çerçevesinde, iktidar seçmeni mavi yakalı katılımcılarla yaptığımız görüşmeler tam da bu noktalara işaret ediyor.

Saha verileri ortaya koyuyor ki, “Asgari ücreti artıracağız” demek seçmeni etkilemiyor, çünkü zaten artırılıyor. Üstelik seçmen, asgari ücret zamlarının yoksulluk veya enflasyonla mücadele politikalarının yerine geçmediğini görüyor. Zammın ertesi günü market fiyatlarının nasıl ayarlandığını görüyor. Bu yüzden, muhalefetten daha fazlasını vaat etmesini değil, bu döngünün nasıl kırılacağını anlatmasını bekliyor. Keza, “Sosyal yardım yapacağız” demek yeterince yankı uyandırmıyor, çünkü sosyal yardımlar zaten var, üstelik ciddi anlamda partizan sadakat üreten biçimde. “Devlet koruyucu olacak” demek de yeni seçmenler getirmiyor çünkü zaten “küçük” bir devlet yapısı söz konusu değil, tam tersine, devlet alabildiğine genişlemiş, hatta şişmiş durumda. Ve tam da bu sebeple, ve ironik biçimde, Türkiye’de bugün ekonomi başlığında muhalefet yapmak, soldan çok sağın küçülme/hafifleme odaklı diliyle daha kolay görünüyor.

Özetle, solun klasik ekonomik vaatleriyle iktidarla rekabet edebileceği alan bugün ciddi biçimde daralmış bulunuyor. Çünkü karşımızdaki yapı bir serbest piyasa ekonomisi değil, ileri derecede korporatist ve çıkar grupları lehine genişlemiş bir devlet yapısı. Devlet küçük olduğu için değil, fazla ve yanlış yerlere büyüdüğü için sorunlu.

Saha görüşmelerinde öne çıkan bir diğer önemli dinamik ise ekonomik sorunlardan kaynaklı öfkenin halihazırda yapısal yeniden dağıtım ve kurumsal eşitleme taleplerine değil, kişiselleşmiş ve cezalandırıcı bir lider beklentisine yönelmesi. Hayat pahalılığına, fırsat eşitsizliğine ve “kazananlar kulübü”ne duyulan öfke, birçok katılımcı tarafından –belki de böylesi daha kolay olduğu için-iktidara değil piyasa aktörlerine yöneltiliyor, ve buradan gelen talep eşitsizlikleri giderecek bir sistem inşasından çok “fırsatçıların hizaya getirilmesi” üzerinden ifade ediliyor. Dolayısıyla, fırsatçılara, market zincirlerine ve haksız kazanç sağlayanlara yansıtılan yoğun öfke, kalıcı-düzenleyici politikalar yerine güçlü bir liderin doğrudan müdahalesine ve cezalandırmasına yönelik arzulara dönüşüyor. Böylece altta yatan “adalet” talebi eşitlik değil, otoriterlik beklentisi üretiyor. Haliyle bu da yine sağ siyaset için avantajlı bir zemin yaratıyor.

Soldaki manevra alanı

Peki bu durumda sol için hiç mi siyaset alanı yok?

Şüphesiz var. Ancak bu alan, solun klasik yeniden dağıtım söylemlerinden çok, adalet duygusunun nasıl çerçeveleneceği üzerinden şekilleniyor. Emotics araştırmasının bulguları, seçmenin serbest piyasayı sorgusuz kabul eden bir sağ refleksine sahip olmadığını gösteriyor. Aksine haksız kazanç, tekelci yapı ve denetimsizlik güçlü bir rahatsızlık yaratıyor. Bugün bu rahatsızlık güçlü bir liderin cezalandırıcı müdahalesine yönelse de, aynı adalet arayışının kurallı, şeffaf ve kalıcı bir düzen talebine dönüştürülebilecek bir potansiyel barındırdığını görmek önemli.

Bu düzen ihtiyacının odağındaki başlıklar da oldukça net. Bugün Türkiye’de;

  • Özgürlükler
  • Hukukun üstünlüğü
  • Kurumsal denge-denetim mekanizmaları
  • Liyakat ve keyfiliğin sınırlandırılması

gibi konular, iktidarın açıkça zayıf olduğu alanlar olarak öne çıkıyor. Aynı zamanda siyasal rekabetin görece daha az işgal edilmiş olduğu, dolayısıyla siyaseten “bakir” zeminleri teşkil ediyor.

Bunlar, tarihsel olarak solun tek başına belirleyici olduğu başlıklar değil, hatta kökenleri ve kavramsal çerçeveleri itibarıyla liberal bir eleştiri hattıyla da güçlü biçimde örtüşüyor, fakat solun da fark yaratabileceği bir siyaset sahası oluşturuyor.

Benzer bir durum ekonomi alanında da geçerli.

  • Daha adil ve öngörülebilir bir vergi sistemi
  • Rantın sınırlandırılması
  • Rekabetin güçlendirilmesi ve keyfiliğin azaltılması

gibi başlıklar, geçim krizine somut ve yapısal çözümler sunabilecek alanlar olarak öne çıkıyor ve solun da siyaset üretebileceği alanlar. Ne var ki bu talepler, kısa vadede maaş zammı ya da sosyal transferler kadar doğrudan ve görünür kazanımlar üretmediği için siyasal olarak “satılabilmesi” daha zor olabiliyor. Dolayısıyla, güçlü bir somutlaştırma ve hikayeleştirme becerisi gerektiriyor.

Sonuç olarak, daha iyi bir Türkiye’ye soldan gitmeye çalışan yol daralmış olsa da kapanmış değil. Ancak bu yolun “daha fazlasını vermek” vaadi üzerinden ilerlemesi zor.

Gazete Oksijen

Politus E-Bültene Abone Ol

Merhaba 👋 tanıştığımıza memnun olduk.

Politus'u takip etmek ve her hafta, e-postanıza yeni içerikler almak için ücretsiz haber bültenimize kaydolun.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bu sayfayı paylaş:
Yorum ekle

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Reklam