Temsilden özyönetime mahallede demokrasi

Mahalle meclislerinin oluşum sürecini partilerin ideolojik programlarındaki farklılıklar ve seçim bildirgelerindeki katılımcı demokrasi vaatlerinde değil, belediyeciliğin bizatihi yasalar ve yönetmelikler düzeyinde yeniden yapılanmasında aramalıyız.

Giriş

Bir ülkenin siyasi tarihi ile iktisadi tarihi arasında bağ kurmak, o ülkedeki üretim ilişkileriyle yönetim biçimlerinin birbirini nasıl şekillendirdiğini, iktisadi yapıdaki değişimin siyasetin kurumlarını ve iktidarın yapısını nasıl dönüştürdüğünü anlamamız açısından çok önemli. İktisadi temeller devletin ideolojik yapısını ve sosyal sınıflar arası gerilimleri belirlediği içindir ki siyaset ile iktisat arasındaki bu ilişkiyi kavramadan ülkenin toplumsal yapısını ve siyasi tarihindeki kırılma anlarını yakından okumak, doğru analiz etmek mümkün değil.

İktisadi gelişmesi İkinci Dünya Savaşı şartlarında kesintiye uğrayan Türkiye’nin siyasi tarihinde 1946 yılı çok partili parlamenter rejime geçişi başlatarak siyasi iktidarın sınıfsal içeriğinde değişimi getiren ve halkı siyasete aktör olarak katan yıl olarak kayda geçmiştir. Böylelikle en azından seçimden seçime de olsa işçilerin ve köylülerin siyasi görüşü sorulmuş, fakat ülkede onları örgütleyecek sol bir siyasetin gelişmesi önlenerek, varlıklı sınıfın uzun vadeli çıkarlarının korunmasını sağlayacak popülist bir siyasi iklim oluşturulmuştur.

Boratav’ın bu izahını izlemeyi sürdürürsek, savaş yıllarında ticaret burjuvazisinin ve toprak ağalarının aşırı güçlendiği bir vurgun ortamı hızla gelişmiş olsa bile, Varlık Vergisi ve Toprak Reformu gibi uygulamaların onları tedirgin ettiğinin de altını çizmeliyiz. Bu sınıfın CHP içindeki sözcüleri Demokrat Parti hareketini örgütlerken, partiye hâkim bürokratik ve siyasi kadrolar toplumsal bir temizlik harekâtına girişerek Köy Enstitülerini çökertti, üniversitelerde tasfiye başlattı ve ülkedeki ilerici sol hareketi ezerek etkisizleştirdi.

Reklam

Şu kısa izah bize Türkiye’nin demokrasi tarihi ile iktisadi tarihi arasında nasıl doğrudan bir bağ olduğunu ve ezberlediğimiz anlatılara hiç de uymadığını, Demokrat Parti’nin gökten zembille inmediğini, dönemin CHP’sinin de demokrasi havarisi olmadığını apaçık göstermektedir. Diğer bir deyişle, siyaset hiçbir zaman sadece siyasetten ibaret değil. Adına demokrasi dediğimiz partili seçim oyunu esasen gündelik yaşam ilişkilerimizi doğrudan inşa eden iktisadi süreçlerin siyasal bilinç düzeyindeki yansımalarını anlamanın kurgusal araçlarından sadece biri.

Konuşmak ve eylemek özneleşme hâlidir. Anlamak için konuşmak, değiştirmek için eylemek gerekir. Siyaset bu ikisinden doğar, ikisi için vardır. Siyaseti bir gösteri sahnesine, kurmaca bir konuşma ve eyleme hâline indirgeyen mevcut siyasi düzen seçmen iradesini de etkisiz kılıyor. Bugün, burada, liberal demokrasi anlatılarını daha soldan, kapitalizmin karşısından okuyacak, sosyal demokrasinin demokrasisini, sosyalist demokrasiyi, konsey demokrasisini, özyönetimi, toplumcu belediyeciliği, mahalle meclislerini ve siyaseti değiştirmenin yollarını konuşacağız.

Temsilde Adaletsizlik

Siyasette bir katılım ve temsil adaleti sorunu yaşadığımız aşikâr. TBMM’den belediye meclislerine, parti teşkilatlarından kent konseylerine kadar, demokratik olduğunu düşündüğümüz ve iddia ettiğimiz hiçbir yapıda halkın iradesinin sahiden ifade bulmadığını söyleyebiliriz. Sorun sadece yasa ve yönetmeliklerden kaynaklanmıyor; katılım sürecinde de sorun var. Kâğıt üzerinde herkes seçme ve seçilme hakkına sahip ama mührü basacağımız aday listelerine baktığımızda oradaki isimlerin büyük çoğunluğunu tanımadığımızı, kim olduğunu bilmediğimizi görürüz.

Temsil adaletsizliğini şehirlerimizin belediye meclislerinde daha yakından görmek mümkün. Çoğunu tanımadığımız belediye meclis üyelerinin analizi yapıldığında seçmenin sayı, meslek, cinsiyet ve yaş bakımından adil şekilde temsil edilmediği verilerle ortaya konmuş durumda (Demir). Mesela mesleklere göre çıkan sonuca bakalım: Belediye meclislerinde yüzde 32,78 ile en büyük temsil oranına sahip esnaf kesiminin oylardaki payı yüzde 18,03. Seçmenin yüzde 26,32’sini oluşturan işçilerin temsil oranı ise sadece yüzde 2,40.

Öğrenciler seçmen kitlesinin yüzde 14’ünü oluşturuyorlar ama meclislerde handiyse görünmez olmuşlar: yüzde 0,26. Mimarlar, mühendisler ve çiftçiler de bu adaletsizliğin ağır mağdurları. Dahası var: Oy verenlerin yarısı kadınken, meclislerdeki her on üyeden sadece biri kadın. Temsil adaletsizliğinin en büyük kurbanları gençler. Seçmenlerin yüzde 15,13’ünü oluşturan 18-24 yaş grubunun belediye meclislerindeki temsil oranı yüzde 1,12. Gençleri yaşlılar takip ediyor. Sayılara daha fazla boğulmaya gerek yok, veriler adaletsizliği apaçık ortaya koyuyor.

Temsilde adaletsizliğin sebeplerini yasalar, yönetmelikler ve tüzüklerde aramakla yetinirsek başımızı kuma gömmüş oluruz. Sorunun kaynağının siyasetin kendisine, siyasi örgütlenmeye, siyasete katılıma ve temsilde adalete bakışımızda olduğunu kabul ederek başlamalıyız konuşmaya.

Hangi Demokrasi?

Sosyal demokrasi ile sosyalizm arasında tarihsel, teorik ve pratik bağlar var. 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da işçi hareketleri “sosyal demokrasi” adı altında örgütleniyor, ideolojik sınırlarını ise temellerini Marx ve Engels’in attığı sosyalizm düşüncesinde arıyorlardı. İsmail Cem’e göre, sosyal demokrat partiler öncelikle çalışan kitlerin partisidir; iddialarını ve işlevlerini gerçekleştirmenin önkoşulu, kimliklerinin belirleyicisi budur ve sosyal demokrat partinin başka türlüsü olamaz; olamayacağının bir örneği de CHP deneyiminde yaşanmıştır.

Kepenek de, sanayi işçisinin nicel ve nitel büyümesinin sosyal demokrasi hareketine kaynaklık ettiğini, belirleyici özelliğinin esasen bu sınıfsal yapı olduğunu, toplumsal temelini salt emeğiyle geçinenlerden aldığını, içeriği genişlese de sınıfsal konumunun bu olduğunu vurgular. Özdalga ise,  Batı Avrupa’da filizlenen sosyal demokrasinin ideolojisinin başlangıçta Marksizmin topyekûn etkisi altında olduğunu, sonrasında siyasi konumunu sağlamlaştırarak dünya görüşünü bu vesayetten kurtardığını, Aydınlanma değerlerinin taşıyıcılığını yaptığını söyler.

Sosyal demokrasinin savunduğu demokrasi, temsilî kurumlarla işleyen ve bireysel haklar temelinde tanımlanan liberal demokrasisidir. Bu modelde ekonomik güçlerin ve sermaye sınıfının siyasi alandaki etkisi korunarak, demokrasi kapitalist düzenin sınırlarını aşmayı hedeflemez. Sosyalistlerin hedeflediği demokrasi ise, sadece siyasal eşitliği değil, iktisadi eşitliği de içerir. Üretim araçlarının kolektif mülkiyeti ve emekçilerin karar alma süreçlerine etkin katılımı ile sınıf ayrımlarının ortadan kalkacağı bir toplumsal devrim amaçlanır.

Sosyal demokratlar, kapitalizmi kökten yıkmak yerine dönüştürmenin daha gerçekçi ve sürdürülebilir bir yol olduğunu savunurlar. Marksistlerin demokrasi modelini otoriterlik riskini artırdığı iddiasıyla eleştirir ve liberal demokratik kurumların devamlılığını vurgularlar. Marksistler ise bu savunmaları kapitalizmin temel çelişkilerini görmezden geldiği için geçersiz bulurlar. Reformlarla eşitsizliklerin azaltılabileceği iddiasını, sömürüye dayalı üretim ilişkilerinin varlığı sürdükçe bu kazanımların kalıcı olamayacağını söyleyerek eleştirirler.

Genelde meclis, seçim ve parti ile özdeşleşen ve 19. yüzyıldan bu yana sürekli krizler geçiren liberal demokrasi sürekli kendini yenilese de sermaye sınıfının baskısı, halktan kopukluk, yolsuzluk, sağ popülizm ve milliyetçilik gibi faktörler bu modeli giderek aşındırmaktadır. Eleştirmenlerin umut bağladığı doğrudan demokrasi modeli ise, Demirovic’e göre, liberal demokrasinin sınırları içinde işler ve toplumsal ilişkiler doğrudan demokratik şekilde oluşamadığı için pratikte meclislerin uzantısı işlevi gören bir prosedür ortaya çıkar.

Vera-Zavala’ya göre demokrasi, halkın sürekli eğitim ve katılımını temel alan, bireyleri iktidara ortak, sosyal ve ekonomik politikalar üzerinde etkili kılmayı amaçlayan, sermaye gücü zayıf bireylerin daha fazla erk için mücadele ettiği, iktidar ve mülkiyet sorunu barındıran dinamik bir süreçtir. Katılımcı demokraside daha fazla insan karar süreçlerine katılarak sisteme yabancılaşma ve güvensizlik sorunlarını aşar; katılım ile bilgilenme arasındaki diyalektik ilişki bilgilenme süreciyle güçlenir; politikanın değişim aracı olarak öneminin güncelleşmesi sağlanır. Doğrudan demokrasinin pratikte her düzeyde uygulanamayışı katılımcı demokrasiyi mümkün kılar ve bu yaklaşım herkesin bütün kararlara katılması yerine isteyen herkese karar süreçlerine dahil olma ve kendi kendini yönetme imkânı tanır.

Konsey Demokrasisi ve Özyönetim

Kapitalizm ve demokrasi arasındaki gerilimin neoliberal yönetim anlayışıyla derinleştiğine dikkat çeken Muldoon, konsey demokrasisinin ekonominin demokratikleşmesini ve uluslararası özyönetim mücadelesiyle dayanışmayı içeren bir demokrasiyi derinleştirme projesi olduğunu söyler. Paris Komünü ve 1905 Rus Devrimi konseylerinden ilham alan konseyler, işçi kontrolünü hedeflerken hızla yükselip düşmüş, fakat Birinci Dünya Savaşını sonlandırma, monarşileri yıkma, 8 saatlik iş günü ve Almanya’da kadınlara oy hakkı gibi kalıcı başarılar elde etmiştir. Muldoon’a göre, konsey hareketleri siyasal düşünce tarihinde yeterince yer bulamamış, ortodoks Marksizm ve liberalizm arasında yanlış yorumlanarak ya kaos dönemi ya da konsey diktatörlüğü olarak görülmüş, özgün katkıları siyaset teorisinde yeterince değerlendirilememiştir.

Liberal demokrasinin, siyasal alanı ekonomiden, özel alanı kamusal alandan ve toplumsal alanda özeli genelden ayırdığını vurgulayan Demirovic ise, konsey demokrasisinin bunu reddederek, toplumsal yaşamı bütünlüğü içinde yeniden düzenleyip demokratikleşmeyi amaçladığını belirtir. Toplumdaki planlanmış üretim ve dağıtım yönetiminin tabandan örgütlenmesiyle demokrasi artık sadece bir siyasal rejim olmaktan çıkarak her alanı belirleyen bir yaşam şekli olur ve böylelikle Marx’ın özgür bireylerin birliği olarak tarif ettiği bir toplum şekli ortaya çıkar. Amini’ye göreyse, 20. yüzyılın fiilen mevcut sosyalizminden kökende ayrışan konsey demokrasisi, işbirliği içinde çalışan aktif, özgür ve ilişkili bireyler temelinde demokratik bir özyönetim modeli ve kapitalist toplumsal ilişkilerin dönüşümüne yönelik özgürleştirici bir projedir.

Kapitalizmin iş güvencesi ve güvenliğini, eğitimi ve sağlığı tehdit ve tahrip ettiği bir süreçte işçi sınıfının söz ve karar hakkına yeniden katılma imkânları üzerine düşünmenin önemini vurgulayan Yücesan-Özdemir, bu imkânların başında özyönetim deneyimlerinin geldiğini belirtir. Mahalle meclisleri, konseyler, komiteler ve forumlar biçimindeki örnekleriyle ortaya çıkan ve yaşamın çok farklı alanlarında  örgütlenebilecek özyönetim; temsiliyeti, söz hakkını ve kolektif hakların savunusunu toplumun kılcal damarlarına taşıyan bir örgütlenme pratiğidir. Bu deneyimler üzerinden özyönetimin beş temel ve ortak özelliğinden söz edilebilir: Örgütsel ihtiyaca cevap olarak ortaya çıkar; doğrudan demokrasiye dayanır; kolektif varoluş kavramı belirleyicidir; kolektif özneleşme sürecidir; sınıfın özgüvenini onarıcı bir işlev gösterir. 1969’da Çorum Alpagut’ta 800 maden işçisinin 35 gün süren ve 1980’de Amasya Yeni Çeltek’te yine 800 kadar maden işçisinin 33 gün süren özyönetim deneyimleri Türkiye işçi sınıfı tarihinde dünyadaki örneklerine benzer örnekler olarak hatırlanabilir.

Toplumcu Belediyecilik ve Demokrasi

İşçi sınıfının özyönetim deneyimlerinin ilki olan Paris Komünü (1871), kent ölçeğinde kamu hizmetinde inisiyatif alarak doğrudan demokrasinin uygulanabilirliğini göstermesiyle modern belediyecilik anlayışından da kurucu örneği olmuş ve etkileri yirminci yüzyıl boyunca sürmüştür. Süreci Bayramoğlu’nun çalışmasından takip edersek, 1989’da Brezilya’nın Porto Alegre şehrinde uygulanan katılımcı bütçe modeli ve 1996’da Hindistan’ın Kerala bölgesinde uygulanan Halkın Planlaması Kampanyası doğrudan demokraside öne çıkan toplumcu belediyecilik örnekleridir. “Toplumcu Belediye anlayışı bugün bize nasıl yol gösterebilir?” sorusundan hareket eden Bayramoğlu, bu anlayışın neoliberal belediyeciliğin karşısında yer aldığının altını çizerek, tarihsel bir ihtiyaç ve zorunluluk hâlini aldığını, yorumlanıp aşılması gerektiğini belirtir.

Bayramoğlu’na göre, yetmişli yıllarda CHP eliyle uygulanan sosyal demokrat belediyecilik örnekleri tarihsel ve düşünsel temelde toplumcu belediyeciliğin birer yansıması olup, bağımsız Fikri Sönmez öncülüğündeki “Fatsa Deneyimi” toplumcu belediyeciliğin en devrimci örneğidir. Ankara’da Vedat Dalokay ve Ali Dinçer, İstanbul’da Ahmet İsvan ve Aytekin Kotil, İzmir’de İhsan Alyanak, Adana’da Ege Bagatur ve Selahattin Çolak, İzmit’te Erol Köse ve Mersin’de Kaya Mutlu gibi CHP’li belediye başkanları sosyal demokrat belediyeciliğe biçim vermişlerdir.

Toplumcu belediyeciliğin beş ilkesinden biri olan Demokratik Belediye’nin öne çıkardığı katılımcılık anlayışı, karar alma mekanizmalarının yaygınlaşmasından ziyade toplumun güçsüz kesimlerinin çıkarlarını koruyucu mekanizmaların etkinlik kazanmasını önemser. Demokratik belediye ilkesini doğrudan demokrasi pratikleriyle hayata geçirmeye yönelen Fatsa Deneyimi, Bayramoğlu’na göre, halk ve belediye dayanışması bakımından dünyaya minyatür bir model olmuş ve en zor koşullarda bile toplumcu belediyeciliğin mümkün olduğunu göstermiştir.

Mahalle Meclislerinde Demokrasi

Temsilden özyönetime demokrasi meselesine sosyal demokrasiden ve onun daha solundan baktığımız bu teorik tartışmadan ve literatür taramasından çıkıp yazının nihai meselesi olan mahalle meclislerinin işleyişinin demokratikleşmesi meselesini bu çerçevede artık konuşabiliriz.

2005 tarihli Belediye Kanununun 9. Maddesi mahallenin yönetimini düzenleyerek yasal sınırlarını çizmiş, muhtarların ve belediyelerin sorumluluklarını tanımlayarak mahallenin idari işleyişini belirlemiştir. Mahalle meclislerinin kaynağı kent konseyleri ise 76. Maddenin ürünüdür. 2006 tarihli Kent Konseyi Yönetmeliğinin 12. Maddesi ise bu konseylere meclis ve çalışma grupları oluşturma yetkisi tanımıştır. Madde 4/c, bu yapıların yönetişim anlayışı ve sürdürülebilir kalkınma anlayışı içinde kent yönetimine katılma, gönüllü katkıda bulunma işlevi yükler.

Mahalle meclislerinin bileşimi ve çalışması ise yine kent konseyleri tarafından yönergeyle düzenlenir. Muhtar, ihtiyar heyeti, okullar, aile sağlığı merkezleri, dernekler, kulüpler, kooperatifler, spor kulüpleri gibi bir dizi kişi ve yapı bu meclislerin doğal üyeleri sayılırlar. Hazırlanan bu yönetmelikler arasında farklılıklar elbette olacaktır ama genel olarak hepsinin amacı, mahallenin imkânlarını en üst düzeyde koordine ederek mahalle sakinlerini çözüm süreçlerine ve denetimine dahil etmek, mahallenin gelişmesine hizmet etmek olarak ortaya çıkar. (Şahnagil)

Bu bilgilerden hareketle, mahalle meclislerinin oluşum sürecini partilerin ideolojik programlarındaki farklılıklar ve seçim bildirgelerindeki katılımcı demokrasi vaatlerinde değil, belediyeciliğin bizatihi yasalar ve yönetmelikler düzeyinde yeniden yapılanmasında aramalıyız. Bu sürecin gerçekleşmesinde partiler arasındaki farklılaşmalar onların sürece ne kadar etkin katıldıkları sorusunda belirir. Mahalle meclislerinin en sağdan en sola kadar neredeyse her partinin seçim bildirgelerine ve yönetim pratiklerine girişi ise onları aynılaştıran durumdur.

Buraya kadar anlattıklarım mahalle meclislerinin yasalar ve yönetmelikler düzeyinde tanım, yapı ve işleyiş bakımından “demokratik” bir çerçeve içine yerleştiğini gösteriyor olsa da şehirlerimizde yaşanan deneyimlere yakından baktığımızda çok farklı bir resimle karşılaşırız. Öncelikle, mahalledeki topluluğun demografik ve sınıfsal niteliklerinin kurulan meclis bileşimine yansımadığını görmek çok da zor olmasa gerek. Ardından, mahalle meclislerine atfedilen katılım ve denetim işlevinin örneklerin çoğunda hakikaten yerine getirilmediğini de görürüz.

Kent konseyleri ve onlara bağlı mahalle meclisleri genellikle belediye başkanlarının kişisel etki alanına ve çevresinin beklentilerine uygun olarak şekillenip işlemekte, bu da temsilde adalet ve örgütlenmede demokrasi arayışlarını tıkayarak söylemden eyleme geçişi önlemektedir. Mahalle topluluğunun demografik ve sınıfsal niteliklerinin adil bir bileşimle temsil edilmediği bir meclis yapılanmasından, yerel yönetim mekanizmasına, mahalledeki sorunların tespitine ve çözümlerinin geliştirilmesine etkin ve doğrudan katılım beklemek ham hayal olsa gerek. Mevcut tanım, yapı ve işleyişiyle kent konseyleri ve uzantısı mahalle meclisleri katılımcı demokrasi söyleminin maalesef eyleme dönüşmediği bir araçsallığa indirgenerek, danışma toplantılarından öteye geçemeyen, yukarıdan aşağı işleyen bir demokrasi gösterisine hapsedilmiştir.

Ne Yapmalı, Nasıl Yapmalı?

Öncelikle bizi kuşatan siyasal iklimin, kapitalizmle meselesi olmayan ideolojik anlayışların ve parti programlarının, demokrasi, adalet, insanca yaşam ve özgürlük beklentilerimize ulaşmak için ihtiyacımız olan siyaset pratiğini üretmekten çok uzakta olduğunu kabul edelim. Doğrudan demokrasi deneyimlerinden öğrenecek çok şeyimiz olduğunu bilerek yüzümüzü tarihe döndürelim; Paris Komününü, Sovyet Devrimini ve sonrasındaki nice deneyimi yeniden masamıza koyalım; konsey demokrasisi ve özyönetim deneyimleriyle ve tartışmalarıyla haşir neşir olalım.

CHP’nin yetmişlerden itibaren Ankara, İstanbul, İzmir, İzmit’te ve sosyalistlerin Fatsa, Ovacık ve Tunceli’de hayata geçirdikleri toplumcu belediyecilik deneyimlerinin bugün CHP’li ve sol belediyelere hem kuramda hem de pratikte kılavuz olma işlevini hâlâ taşıdıklarını bilelim. Bu yazıyı eksik kılan bir başlık olarak, kente ve kentleşme olgusuna eleştirel yaklaşımlar literatüründen, Lefebvre’in sanayileşme sonrası kentsel devrim izahından ve sınıf odaklı Şehir Hakkı çağrısından, Harvey’in Umut Mekânları‘ndan ve Asi Şehirler‘inden öğrenmeyi sürdürelim.

Sözümü şuradan bağlayayım: Okumaya ve tartışmaya devam edelim. Burada anlatılanların kusurlarını düzeltelim, eksiklerini tamamlayalım, kuramsal önermelerin doğruluğunu ve geçerliliğini gerçek hayattaki siyasal pratiğimizde sınayalım, yenileyip aşalım. Konuşmak ve eylemek yani politik bir özne olmak için partide, meclislerde, kent konseyinde, mahallede, her yerde ve her zaman eleştiri ve özeleştiriyi ilke edinerek, katılaşmış, konformist, irrasyonel nüfuz üretim ilişkilerine tabi, hiyerarşik, otoriter yapılarla mücadele edelim.

Kaynaklar

Amini, Babak (2025). Making of Council Democracy. Routledge.

Bayramoğlu, Sonay (2015). Toplumcu Belediye. Notabene Yayınları.

Boratav, Korkut (2003). Türkiye İktisat Tarihi 1908-2002. İmge Kitabevi Yayınları.

Cem, İsmail (1989). Sosyal Demokrasi Nedir, Ne Değildir? Türkiye İş Bankası Yayınları.

Demir, Merve Ahsen (2023). “Türkiye’de Belediye Meclis Üyelerinin Temsilde Adalet Bakımından Değerlendirilmesi”. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 78(2), 311-332. https://doi.org/10.33630/ausbf.1084647

Demirovic, Alex (2015). “Yerel Demokrasi ya da Siyasetin Sonu”. içinde: Azzelini, Dario ed. (2015). Emeğin Alternatif Tarihi. Amara Yayıncılık.

Kepenek, Yakup (1987). 12 Eylül’ün Ekonomi Politiği ve Sosyal Demokrasi. V Yayınları.

Muldoon, James ed. (2018). Council Democracy. Routledge.

Özdalga, Haluk (1984). Çağdaş Sosyal Demokrasinin Oluşumu. Hil Yayın.

Şahnagil, Sinem (2019). “Katılımcı ve Demokratik Yerel Yönetim Anlayışının Bir Yansıması Olarak Mahalle Meclisleri”. Conference: 5th International Scientific Research Congress.

Vera-Zavala, America (2006). Katılımcı Demokrasi. Dipnot Yayınları.

Yücesan-Özdemir, Gamze (2024). “21. Yüzyılda Özyönetim: Kökler, Kuraklıklar, Ufuklar”. Memleket Siyaset Yönetim, 19(42), 61-80. https://doi.org/10.56524/msydergi.1479110

Politus E-Bültene Abone Ol

Merhaba 👋 tanıştığımıza memnun olduk.

Politus'u takip etmek ve her hafta, e-postanıza yeni içerikler almak için ücretsiz haber bültenimize kaydolun.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Bu sayfayı paylaş:
Yorum ekle

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Reklam